top of page

100 günde Yelkenle Singapur'a... Bölüm - 4

Güncelleme tarihi: 24 Haz 2024

Aden Maceraları ve Vukuatlar


Bismillah Funda…Aden iç Limana sahile yakın bir yere demirledik. Bizden başka 4-5 tekne daha var ama hepsi Akdeniz’e gidiyorlar. Sadece biz ters yöne gidiyoruz. Doğal olarak hepsi Şubat ayının sakinliğinden faydalanarak okyanusu geçmişler ve yazı Akdeniz’de geçirmek için sabırsızlanıyorlar.


Aden’de ne görebiliriz diye soran fotoğrafçı arkadasımıza pek fazla bir şey olmadigini anlatıyorum. Krater denen mahalleye giderse, sokak aralarına dalıp bol bol fotograf çekebileceğini izah ediyorum. Tekneyi teslim etmeye götürdüğümüz meşhur Alman Fotoğrafçı Hans Hoefer’e göre sadece iki ülke varmış fotojenik olan; Biri Turkiye, digeri de Yemen. Nedeni önce ışıkmış, sonra da renkli ve zengin kültürleri. Bu sayede gaza gelen fotoğrafçımız eline kamerasını, yanına da Ömer’i alarak Aden sokaklarına dalıyor. 1993 yılı  daha dijital yasam başlamadığından nereye gittiklerini veya gidemediklerini izleme/sorma şansım yok tabii. Aksam oldukça geç saatlerde Ömer’le beraber donuyorlar…Suratlar asık ama biraz da uçuz yırtmış olmanın verdigi buruk bir gülümseme var yüzlerinde. Tekneden çıkıyorlar, o sokak senin , bu sokak benim hesabıyla yürüyorlar ve fotograf çekiyorlar. Tekneden kuzeye doğru bakınca uzak kadrajda flamingoları gördüğünü söylüyor Ömer’e ve o yone doğru seyirtiyorlar. Bizimki son derece memnun, başlıyor limanın kuzey tarafındaki dalyanda yasayan flamingoları çekmeye. Derken birden bire yanlarında bir cemseden  inen askerler beliriveriyor  ve önce kameralara el koyuyorlar. çünkü flamingoların yaşadığı gölcüğün hemen arkası hem sivil, hem de askeri hava alanıymış. Bizimkileri kameralardan tespit etmişler. casus olduklarını düşünerek tepelerinde bitivermişler. Sihirli sözcük Esselamünaleyküm de pek bi ise yaramamış olsa gerek…O yıllarda dijital kamera da  olmadıgı için kameradaki filmi çekip alıyorlar tabii ama bizim açar fotoğrafçı kasla göz arasında daha önce çektiği 2-3 makara filmi saklamayı beceriyor fakat karakolu boyluyorlar. Saatler sonra epey dil  döküp suçsuz olduklarına ikna ediyorlar askerleri ve bizimkileri yine ayni çemse ile limana kadar getirip serbest bırakıyorlar. Tabii ertesi günü evrak ve rüşvetle uğraşmak ta bana kalıyor…


2. gün yakıt almak için demirimizi vira edip az ilerdeki yakıt iskelesine yanaşmak istediğimizde 2. vukuatımız bizi bekliyor. Demirle beraber bilek kalınlığında bir kabloyu çekiyoruz yukarı. Kimseye çaktırmadan bir halat parçasını kabloya bağlıyoruz ve başüstüne volta ediyoruz. Demiri kaloma verince kablo boşta kalıyor ve ayni anda hafif tornistan verip, halatın bir uçunu fora edinçe kablodan kurtuluyoruz. Sanırım gerçekten verilmiş sadakamız varmış. Yoksa teknenin elimizden gitmesi çoçuk oyuncağı...Zaten askerler aportta bekliyorlar, casus olmadığımıza inanmadıkları belli. Bu belayı bu kadar uçuz atlattığımıza şükrederek yakıtı alıp yine demire  geliyoruz. Bu kez biraz daha Batıya diğer teknelere yakin demirliyoruz.  Bu arada iyice bakıyoruz saga ve sola herhangi bir demirleme yasağı işareti var mi diye. Tabii hiç bir şey yok. Ne haritada, ne de sahilde bir işaret yok.


Diğer teknelere yakin demirlememiz ister istemez onlarla dostluğumuzu pekiştiriyor. Bu yakınlaşma neticesinde yan teknedeki Ingiliz yatçı ile dostluğum ilerliyor. Ertesi günü çaya davet ediyorum kendisini. 50’li yaşlarında sonundaki bu kibar Ingiliz beyefendi ile bayrak değiş tokusu yapıyorum. Ben ona Mısır ve Yunan bayrağı veriyorum ondan da Hindistan, Sri Lanka ve Thailand bayrağı alıyorum. Nereye yanaşılır, nereye girilmez benzeri tiyoları birbirimize veriyoruz. Beni tek başına dünyayı gezen hemen ötemizde demirli teknedeki Elizabeth ile tanıştırıyor. Elizabeth 40’li yaslarda bir Ingiliz Öğretmen. çocukluğundan beri yelken yapıyor. Emekli olup 8 mt. bir tekne alıyor ve dünya turuna çıkıyor. Artık dünya turunu neredeyse bitirmek üzere. Kızıldenizden Akdeniz’e çıkıp Fransa’da turunu tamamlamak istiyor. Başına gelenleri anlatıyor ve ben de hayran hayran dinliyorum…Öylesine hayran kalmışım ki direğin tepesine çektiğim Ömer’i orada unutuyorum…Ömer yukardan beni indir diye bağırıyormuş oysa ki…Ne bağırıyorsun ? Görmüyor musun bilgi alıyorum diye dikleniyorum bir de ve indirmiyorum orada kal deyip devam ediyorum muhabbete. Ömer, çarmıhlara tutunarak tarzan gibi aşağı iniyor 30 metreden ve ben de hışmından kurtulmak için Elizabeth’in teknesine sığınıyorum. Korkumdan 24 saat gelmiyorum Rising Tide ‘a…


Vukuat no 3: Ertesi sabah geldigimde Ömer önüme alternatörü koyuyor hadi bunu da sen hallet diye. Teknede ufak tefek sorunlarımızı kendimiz hallediyoruz ama bu kez sorun büyük. Tezgaha ve ufak çaplı bir kaynağa ihtiyaçımız var. Ana makineden tahrikli alternatörün mili kırılmış. Ömer kara kara düşünüyor, malum aylardan ramazan ve her yer kapalı…


Az ileride demirli bir gemiyi gözüme kestiriyorum ve bota atlayıp gemiye gidiyorum. Lumbar ağzındaki askere selamı çakıp sihirli sözcük dökülü veriyor  dudaklarımdan ; Esselamünaleyküm...Ve kendimi geminin güvertesinde buluyorum. Ingilizce Chf.Engineer diye sormama hiç bir yanıt gelmiyor. Gemide sadece 1 kisi Ingilizce biliyor o da kaptan. çünkü gemi Kuzey Kore gemisi…Fakat inanılmaz  yardımsever olan gemi mürettebatı bana gel işareti yapıp beni makina. dairesine götürüyorlar. Anında tezgahtaki mengeneye takıveriyorlar alternatörü. Gelgelelim kirik mili çıkarmak hiç kolay olmuyor. Ve çat diye mili çıkarmaya çalıştığı anahtar kırılıveriyor yağcının  elinde…Yatçı başlıyor ağlamaya…çünkü parasını maaşımdan keserlerse kontratın gerisini boğaz tokluğuna geçireceğim kabilinden işaretler yapıyor..Öldüm, bittim diye ağlıyor Koreli yağcı. Yarabbim diyorum niye acaba Aden’e gelmek için ısrar ettim. Acaba Djibouti’ye gitseydik daha mi iyi olurdu diye içimden geçiriyorum. Bir yandan da o zaman ki Fransız kız arkadasımın Djibouti, Aden’den iyidir, oraya gidin deyisinin arkasındaki asil nedeni; “Biz Djibouti’yi Nadasa Bıraktık” deyisini hayıflanarak düşünüyorum…Koreli yağcıya dert etme ben sana yarin yeni anahtar alacağım diyerek mili çıkarmasına yardim ediyorum. Son derece fakir  ama bir o kadar da denizci olan bu insanlara ertesi günü anahtar getirme sozu vererek ayrılıyorum gemiden.


Rising Tide geldigimde Fotoğrafçı evine telefon etmek istediğini söylüyor. VHF’i alıp Aden Radyoyu çağırmasını tarif ediyoruz kendisine...Aden Radyo teknenin adini hecelemesini isteyince bizimki başlıyor R for Remzi, I for Istanbul, S for Sally, I for Istanbul ve G for Godot....iste o zaman biz de film koptuğunu hatırlıyorum. Yerlerde kıvranıyoruz gülmekten ve kendisine sen daha çok beklersin bu telefonu Godot’u bekler gibi diye gülmekten katıldığımızı anımsıyorum.  Ömer’in  Marmaris’te beni nasıl işlettiği ile ilgili hikayeyi burada anlatmalıyım. Tam zamanı; 


Marmaris Yalancı Boğazda yan yana 3 tekneyi çekmişiz.  bakim yapıyoruz. Alevok ve Rising Tide’da yanyana. Antares’in vhf’den bir anons geliyor. Son derece temiz ve duru bir Ingilizce ile bir gemi çağrı yapıyor; Çabo De Gata Radio, Çabo De Gata Radio, Çabo De Gata radio...This is Hotel Oskar Mike Oskar...Bendeniz bir sazan olarak hemen vhf’e yapışıp Hotel Oskar Mike Oskar this is yacht Antares. You cannot  call “Çabo De Gata Radio” it is too far diye ikaz ediyorum ve Alevok’un vhf’inden Ömer’in kahkahası taşıp , güverteyi asarak dışarıdan kulağıma geliyor...Kısacası her animiz eğlence ve nese dolu geçen günlerimize Aden Radyo ile bir yenisi eklenmiş oluyor.


Güneş batımından sonra Fotoğrafçı ve diğer ekip üyeleri  Aden geçelerine akmak istiyorlar. Veli kendilerine Aden’de eğlencenin kralı var deyip bir adres vermiş. Hepsi oraya gitmek istiyor.  Çöp çekerek teknede kimin kalacağına karar vermek istiyoruz. En kısa çöpü çekmeyi bir sekilde becererek teknede kalıyorum. Tümünü sahile bırakıp 1 sise Doluca şarabımı alıp Elizabeth’in ufak teknesine gidiyorum.

Bam...Bam...Bam...sesiyle irkiliyoruz. Birisi vuruyor bordaya...Güverteye çıkınca Ömer’i goruyorum. Neredesin ulan..30 dakikadır sana sesleniyoruz gel bizi sahilden al diye ama görünen o ki...asil Aden geçelerine akan biz degil, senmişsin diye Aden limanının pis sularında yüzerek botu minik teknenin kıçından avara edip içine biniyor ve tehditler savurarak uzaklaşıyor. Gülsem mi ? ağlasam mi ?diye düşünürken eğlenmeye devama karar verip minik tekneme geri dönüyorum...Tabii sabah olunca tehditlerin ne seviyede gerçekleseçegini düşünmeden de edemiyorum dogrusu !

3. günde önce bir anahtar alıyoruz Koreli yağcıya ve 1 pakette baklava. Limandan ayrılma vaktinin yavas yavaş yaklaştığını biliyoruz ama demirli teknelerdeki yatçılar bir başka Turk yelkenlisinin ertesi gün geleceğini söylüyorlar. Haluk Karamanoğlu ailesiyle beraber çıktığı dünya turundan donuyor. s/y Deriska aksam üzeri limana giriyor salına salına…Kendisini Turk bayraklarıyla karşılıyoruz. Haluk bey, esi ve çocukları hayret içerisinde demirliyorlar hemen yanımıza…Tabii Aden’de 1 gün daha kalıyoruz  ve onların şerefine Rising Tide’da büyük bir parti veriyoruz. Limandaki tüm yatçıları çağırıyoruz partiye...Rüşvet verdigim askerler de bizi koruyor elbette.

4. günümüzü Hint okyanusuna çıkma hazırlığı ile geçiriyoruz. Alışveriş ve vedalaşma ile geçiyor gunümüz ve geçemiz.

5. gunun sabahında sabah 6’da limandan ayrılıyoruz . Gözü yasli Elizabeth, Deriska ekibi, çentilmen Ingiliz Yatcı ve Avustralyalı genç yatçılar ugurluyorlar bizi Aden’den.

Kendimizi en uzun etabımızın başında buluveriyoruz…Rüzgar yok. Dalga yok…Gemi Yok…çok sakin bir havada Hindistan’in güneyindeki Kerala Eyaletinin Çoçhin limanina doğru rotamızı çiziyoruz…


Haftaya yunuslar, korsanlar ve Çoçhin Limanı

 

 

 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Bize Ulaşın

YDO RUHU

Bu sayfada görmek istediklerinizi,

Fikirlerinizi Bizimle Paylaşın   

YDO okul brövesi

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

bottom of page