ORTAKÖY'den - TUZLA'ya - II
- Alper Akpeçe

- 12 May 2024
- 2 dakikada okunur
YÜCE MESLEĞİMİZ DENİZCİLİK

Ortaköy’deki efsane Yüksek Denizcilik Okulu, kurulduğu 1909 yılından itibaren Türk Ticaret Denizciliğine fedai ruhlu, vatan ve deniz aşkı yüksek zabitler yetiştirmiş, deniz gücümüzün donanmadan sonraki tartışmasız en önemli unsurunu bugünlere getirmişlerdir. Ortaköy ruhu bağımsız Atatürkçü Türkiye’yi temsil etti. 12 Eylül sonrası taktik değerlendirmelerle çok büyük stratejik bir hata yapıldı. Okul, 18 Ağustos 1981 tarihinde Deniz Kuvvetlerine bağlandı ve Tuzla’ya taşındı. Adı Denizcilik Yüksek Okulu olarak değiştirildi. Ancak bu bütünleştirmenin sonuçları o dönem koşullarında ne tartışıldı ne de düşünüldü. O zamanın şartlarında dönemin yöneticilerinin kendilerine göre beyan ettikleri gerekçelerle dünyada örneği olmayan bu uygulama daha sonra okulun 3 Temmuz 1992 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesine bağlanmasıyla son buldu. Adı da bu kez İTÜ Denizcilik Fakültesi olmuştu.Yüksek Denizcilik Okulu kurumsal ruhu ve aidiyeti gerek okulun son 54 yıllık tarihi mekânından ayrılması gerekse kendi özgün kurumsal aidiyetine verilen 7 yıllık ara ile yara aldı.

Bu süreç, daha sonra, neoliberal ekonomi modeline geçerek devletçilikten uzaklaşan, her şeyi özelleştiren, idealizmin önüne materyalizmi, dolar sevgisini vatan sevgisinin önüne koyan, benim memurum işini bilir diyen köşe dönmeci ideolojiye teslim oldu. 90’lardan sonra yeni açılan denizcilik eğitim ve öğretimi veren kurumların denizciliği bir eğitim ve öğretim bütünü olarak değil, sadece öğretim faaliyeti olarak görmesi ticaret-i bahriyenin liderlik ve kurumsal kimliğinde derin yaralar açtı. Yatılı okul eğitiminden uzaklaşılması, üniformaya gereken saygının gösterilmemesi, astlık üstlük zincirinin bozulması, okul gemisi olmayışı gibi faktörler geleceğin zabitlerinin önemli bir bölümünde denizcilik mesleğini, devlet onuru ve saygınlığını temsil eden liderlik ve fedakârlık mesleği olmaktan daha çok, dolara endeksli yüksek maaşlı ve kazançlı hizmet sektörünün bir mesleğine dönüştürdü.

Özelleştirme sonrası adeta köklü bir çınar ve aynı zamanda okul olan DB Deniz Nakliyatı TAŞ ve DB Deniz Yolları TAŞ’nin özelleştirilerek gemileri ve tüm kurumsal varlıklarının haraç mezat satışı, Ticaret-i Bahriyeye çok ama çok büyük büyük darbe oldu. Özelleştirmenin limanlar ve hatta devlet tekelinde olması gereken kılavuzluk (pilotaj) alanlarına dahi sıçraması, denizcilik gücümüz içinde sadece bu kurumları yöneten, vizyon belirleyen şahsiyetleri değil, aynı zamanda sahadaki uygulayıcıları da etkiledi. Konfor bölgeleri, materyal hedefleri ve hedonist yaklaşımları gelişen ve büyüyen kesimler idealizmin gerektirdiği yer ve zamanlarda devletin ve gelecek nesillerin çıkarlarını korumakla, firmaların ve kendi çıkarlarını korumak arasında tercih yaptılar. Maalesef çok büyük bir çoğunluk son seçeneğe yöneldi. Bugün denizcilik sektöründe devlet ve gelecek kuşakların çıkarlarını koruyan ve kollayan kesim son derece azdır. Özelleştirilen limanlar, özelleştirilen kılavuzluk hizmetleri, kolay bayrağa geçen armatörler, sismik ve sondaj gemilerimizle son alınan FSRU Doğal Gaz Depolama gemisinde kabotaja aykırı uygulamalar, denizcilik eğitim ve öğretiminde ciddi nitelik noksanlıkları ve eşitsizlik, Kanal İstanbul’un yaratacağı jeopolitik, hukuki ve çevresel sorunlarla, Montreux Boğazlar Sözleşmesine ruhuna ve lafzına yönelik riskler, kabotaj deniz ulaştırmamızda gerek yük gerek yolcu taşımada acınası durumumuz ve buna benzer daha nice konularda devleti gerek iktidarı gerekse muhalefetiyle eğitecek, yönlendirecek, eleştirecek ve kamu hak ve menfaatlerimizi korumaya sevk edecek liderliğe kısacası 1930’ların ruhuna ihtiyacımız var. Denizcilik sadece maddi çıkarları geliştirmek için yapılan bir meslek değildir. Devletin, bayrağın ve vatanın onurunu, jeopolitik çıkarlarının gerekirse hayatını feda etmeye hazır olarak korumayı gerektiren yüce bir meslektir.



Yorumlar