Balıkcı Santiago
- Alper Akpeçe

- 13 Kas 2025
- 4 dakikada okunur
İyi bir şeye sahip olup onu yitirmek mi, yoksa çok istediğiniz halde hiç sahip olamamak mı sizi üzer?
Karar vermek çok zor. Kişiye göre değişir. Ama “ Yaşlı Adam ve Deniz” romanında balıkcı Santiago’nun üzüntüsünü Ernest Hemingway çok değişik açıklıyor. Yaşlı balıkçının yardımcısının olmaması ve denizde tedbirsiz gezmesinin bedelinin ağır olması.
Ernest Hemingway’in son romanı “Yaşlı Adam ve Deniz”, balıkçının köpek balıklarıyla verdiği mücadeleyi anlatır. Denizde geçen bu mücadele yaşamın ta kendisidir.

Balıkçı yakaladığı kılıç balığını büyük mücadele vererek kıyıya götürmek ister. Burada balıkçının umudu öne çıkıyor. Yaşlı adam umudunu hiç yitirmiyor. Köpek balıklarının saldırısına rağmen.
Olayın içinde umut var, sabır var, mücadele var. Köpek balıkları saldırıyor.
Karada da aynı değil midir? Sabırla, umutla emeğinizi vererek işe koyuluyorsunuz ama karadaki köpek balıkları saldırıyor. Onların saldırdıkları sizin emeğinizin ortaya çıkardığı değerlerdir.
Kübalı balıkçı Santiago inanç içinde mücadele eder. Ama hayat bizi bazen yalnız bırakır. Kendi sesinizden başka kimse yoktur bu insan okyanusunun içinde. Güneş bile sizi yalnız bırakır. Siz dalgalarla boğuşurken karşınızda güneşin batışını hiç yaşadınız mı? İsyan edersiniz. Bizi bu kıyametin içinde bırakıp nereye gidiyorsun. Ayrıca hep söylerim, denizde yüz ile sıfır arasında başka rakam yoktur. Santiago balığı yakaladığı zaman yüzdür. Sonunda sıfır olarak kalıyor. İşte sonuç, ya yüz olarak bitirirsiniz ya da sıfırda kalırsınız. Sıfır olmamak için tedbir, disiplin ve bilgi şarttır.
Köpek balıkları denizde olsun karada olsun emeği kendilerine verilen bir lütuf olarak görürler ve düşünürler. Gerçekte emek en yüce değerdir. Emeğinden başka dayanağı olmayan bir canlının geçimini emeği ile sağlamasına saygı duymak ve onu sömürmek değil onu yüceltmek ve ona insanlık onuruna yakışan bir yaşam sağlamak çağdaş olmaya yakışan bir davranıştır. Bunu ancak insan ve ürettiği emeğe saygı gösteren, insanın toplum içinde güvenle, barış içinde yaşamasını sağlayan demokratik düzenlerde görebiliriz.
Demokrasiler insanların çıkarlarını korumak için örgütlenmelerine, düşüncelerini özgürce ifade etmeleri için düşünce ve söylem özgürlüğüne büyük önem verir.
Bugün yaşadıklarımıza bakınca yalnızca bazı kesimlerin yani emek sömürücülerinin ihtiyaç ve arzularına göre hareket edildiğini görüyoruz. Kapitalizmin de bir insafı vardır. Bu insaf ortada yok. Neticesinde emek – sermaye çelişkisi ya da çatışmasının da hiçbir önemi yok.
Emek derken bu güç birliğinden ve ürettiği emeğe saygısı olan toplumlarda öne çıkan bir olgudur. Bu olgunun koruyucusu ona saygısı olan devlettir.
1996 yılında, benim ideolojime çok ters olmasına rağmen, çalıştığım ortamın meslek olgularını kaybetmesi sonucunda çalışan kılavuz kaptanların kurduğu kılavuzluk şirketine ( DEKAŞ) İzmit Körfezinde katıldım. İlk çekirdek kadro olan 9 kişiden biriydim. Tesellim kendi emeğimize sahip çıkmamızdı.
Bize çalışma izni veren idare pek arkamızda durmadı. İşler mesleki açıdan iyi giderken yönetim yönünden çeşitli açmazlarla karşılaştık. Bir başlangıç gerekliydi. Bütün başlangıçlar zordur, sonrası kendiliğinden gelir dedik.
Güzel umutlu günlerle birlikte neler geldi, neler oldu, hepsini yaşadık. Mesleki açıdan dedim. Sert bir havada gece yarısı çıkıp yanaştırdığım Alman container gemisi kaptanı “ Akdeniz Limanları arasında mükemmel servis bir sizde İzmit Körfezinde var bir de Marsilya limanında.onların fazlası gemilere helikopterlerle geliyorlar” demişti.
Seneler geçti, 2002 senesi. Yeni bir hükümet yeni kadrolar. Ulaştırma Bakanı Sayın 1000 Ali Yıldırım. Denizcilik Müsteşarlığı kadroları Müsteşar dahil ful “ Yüksek Denizcilik Okulu “ mezunları. İşte şimdi özlediğimiz günler geliyor dedik. Denizi, denizciliği bilen kadro, dünya standartlarındaki düzeni yakaladık, yarınlarımız mutlu ve garanti....
Bizler hayal kurarken mesleği sömürmek, emeğini çalmak için pusuda bekleyen emperyal düzenin sömürücüleri ortaya çıktı. Bunlara fırsat verilmez, kurallara aykırı hareket edemezler derken, Sayın Bakan 1000 Ali Bey, bir televizyon kanalına çıktı ve “ Kılavuzluğu, römorkörü ve kılavuzu olan bir firmaya vereceğiz” dedi ve keyifle güldü. Sonra gülüşünü eliyle saklamaya çalıştı. Sonra dolarlar havada uçuştu. Satılık meslek soyguncuları bizim emeğimizi ve mesleğin geleceğini umursamadan paraları havada kaptılar. O haysiyetsiz duruşlarıyla karşımıza dikildiler. Kısaca bizler “ Balıkcı Santiago “ olduk. Verdiğimiz emeğin sadece elimizde kılçıkları kaldı.
Dünya denizcilik formlarını açarsak:
Hiçbir deniz ülkesinde “KILAVUZ PATRONU YOKTUR”. BU MESLEK KILAVUZ KAPTANLARIN UHDESİNDE VE DEVLET GÖZETİMİNDE İCRA OLUNUR.
Burnumuzun dibinde “ Pire Limanı”. Kılavuz kaptanlar özerk olarak çalışır. Üç tane römorkör firması var. Römorkörü çalışma anında kılavuzlar seçiyor.
2007 senesinde çalıştığım gemiyi Varna’ya havuza götürdüğüm. Havuz girişinde ve çıkışında ışıklar içinde uyusun “ Gökçe Seven “ ağabeyin firması “ Sanmar’ın” iki römorkörü bana hizmet verdiler. Varna ve Burgaz kılavuz kaptanları birlik olarak kendi kurdukları teşkilat sistemiyle çalışıyorlar.
Ayrıca deniz ülkelerinde acenteler, limanlar, özel firmalar kılavuzluk firması kuramazlar. Her birim kendi işini yapar. Ben bu sistemi Marmara Adası Saraylar Limanında zor da olsa gerçekleştirdim.
İspanya’da kılavuz kaptanlar Kral Carlos’un himayesinde çalışıyorlar. Bizde rantiyecilerin uhdesinde çarmıha tırmanıyorlar. Kolay gelsin !!
İşin daha acısı İzmit Körfezinde rekabet başlattılar. Tecrübesiz,körfezi bilmeyen adamlar kazalara neden oldular. İskeleler yıkıldı, gemiler çatıştı, çatışan gemilerden biri battı, adam öldü. Maddi yönüne gelirsek 10 TL. iş 2 TL ye yapılmaya başlandı. Gelirler yabancı armatörlere aktı. Ortaya önemli bir kamu zararı çıktı. Gayri Safi Milli Gelir (G.S.M.H) önemli kayba uğradı. Kimin umurunda?
Rusya Tuapse Limanında İzmit Körfezinde tanıştığımız Yunanlı armatörle karşılaştım. Beni yemeğe davet etti. Niyeti dalga geçmekmiş. Yemek sırasında “ Niye İstanbul , Çanakkale Boğazlarında rekabet yapmıyorsunuz ?” Ne güzel değil mi? Ben, siz neden Yunanistan’da rekabet yapmıyorsunuz dedim. Kaşlarını çattı “ Biz Yunanlıyız bizi kendinizle karıştırmayın” dedi.... sonra film koptu.
Kısaca can ve mal emniyeti, çevre güvenliği için icra edilen kurumsal bir görev “ mahalle bakkalı” hüviyetine getirildi. Şimdi daha acısı bölgeler açık arttırmaya çıkarıldı. Yani ihale yapılıyor, parayı veren düdüğü çalacak. Hiçbir şeye bakılmadan. Deniz ülkelerinin göz bebeği “ kılavuzluk mesleğinde kurumsal bağımsızlık, kurumsal özgüven kalmamıştır.
Senelerdir söylüyoruz. KILAVUZLUK KANUNU NEDEN ÇIKARILMAZ? “
Bütün bu gelişmeler en başta yönetici olarak teslim ettiğimiz kişilerin mesleği kendi ikballeri için kullanmalarından kaynaklandı. “Kılavuzluk mesleği, kaptanların kurmay kadrosunun işidir. Bu insanların deniz geçmişi bile yok. Hedefi olmayan meslek çalışanlarını “ şeytanın bokunu” kullanarak uyuttular. Sonuçta Akdeniz’in en önemli kılavuzluk teşkilatı kayyuma kadar düştü.
Bizler kırılgan, yok edilen onursuzluğa karşı mücadele ettik. İdeoloji olarak davranışımız eşitsizlikle mücadele etmekti. Aşağılanmayı ve bağımlılığı ret etmekti. Sonuçta düşüncelerimiz bu topluma fazla geldi ve kovulduk. Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçekleri söyleyenlerden de o kadar nefret eder. Ortada “ şeytanın boku” varsa o nefret katlanır ve tarifsizleşir.
Varlığı ile onur duyduğunuz Foçalı büyük şair Ataol Behramoğlu’nun HAİN ŞİİRİNDEN iki satır aldım. (Bu arada Behramoğluna sağlıklar diliyorum)
Ne çok HAİN
Uşağı oldunuz zalimin
Ne çok HAİN
Uzak bir anısı oldunuz geçmişin
Ne çok HAİN
Bu şiir çok anlamlı ve yaşadıklarımızın içinden geçiyor -
Fakat; Her zaman söyledim ve yazdım. Her biçimde, ne olursa olsun bir bütün olarak ; herkesin ihanet ettiği yerde, hain de yoktur.
Son kertede, kılavuz kaptanlar bu ülkede sevenleri ölmüş öksüz çocuklar gibidir. Bir yerde elindeki balığın kılçıkları kalan BALIKÇI SANTİAGO gibiler. Ayrıca basit insanlar sahip oldukları nimetin kıymetini ellerinden çıkmadan bilemezler.
Denizlerin sokak çocuklarından
M. Ali SÖKMEN

Efsaneye göre İkarus, Atinalı bir mimar ve sanatçı olan babası Daedalus ile birlikte kapatıldıkları labirentten, labirenti ziyaret eden kuşların kanatlarından düşen tüylerden ve balmumundan elde ettikleri mekanik bir çift kanatla kurtulma çabasına girerler.Daedalus mesleği olan mimarlıkta nasıl mahirse, insanoğlunun yaratılışından doğan zaaflarına da o denli vakıftır, yola çıkmadan oğlunu uyarır; “Ne çok yükseklerde uçup -Güneş Tanrısı- Helios’un öfkesini kabart, -zira çok yükselmek ona hakarettir,- ne de çok alçaklarda uçarak denizin sularının buğusuyla ağırlaştır kanatlarını, unutma; yükselmenin cazibesine kapılman felaketin olur!” Gelgelelim baba Daedalus’un bu korkusu yersiz değildir.Oğul İkarus kanatlarının altından tatlılıkla kayan gökyüzünün sarhoşluğuyla yükselirken bu durumu kendisine hakaret olarak gören Helios’un gazabına uğrar, muazzam bir kinle tutuşturulan kanatları ona ihanet eder, umutsuz çırpınışlarla kendisini Ege denizinin kollarına bırakarak can…
https://www.turkishpilots.org/kilavuz-kaptanlarin-gozunden-denizci-roman-kahramanlari/yasli-adam-ve-deniz/
Santiago'nun felsefesi ve içsel davranış kuralları, onu toplumunda alışılmadık kılmaktadır . Santiago'nun mesleğine olan bağlılığı (maddi kazanç veya hayatta kalma kaygılarının ötesinde), onu parayla motive olan pragmatik balıkçılardan ayırır. Küba'nın yeni bir materyalizme doğru evrimleşmesinden ve bir köy balıkçılık kültürünün bir balıkçılık endüstrisine dönüşmesinden farklıdır. Daha manevi bir yaşam biçimi ve tüm canlıları hem avcı hem de av olarak ortak durumlarında kardeş kılan sonsuz döngünün bir parçası olarak gördüğü bir mesleğe kendini adamıştır.
Santiago'nun umutsuzca istediği şey, destansı bir avdır: sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda becerisini bir kez daha kanıtlamak, bir balıkçı olarak kimliğini yeniden pekiştirmek, toplumdaki itibarını sağlamlaştırmak ve Manolin'in sonsuza dek anısını onurlandırmasını ve hayatta en önemli şeyde onun halefi olmasını sağlamak. Santiago için hayatta en önemli…
Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz'i okuyanlardan bir bölümünün, romandaki olaylar ve karakterlerin aslında başka şeyleri temsil ettiğini düşünmeleri üzerine şu açıklamada bulunmuştur:
"Romanda, herhangi bir sembolizm yok. Deniz bildiğimiz deniz, yaşlı adam ise bildiğimiz yaşlı adamdır. Çocuk bildiğimiz çocuk, balık ise bildiğimiz balıktır. Köpekbalıkları ise bildiğimiz köpekbalıklarıdır. Kitaptaki köpekbalıkları denizdekilerinden daha iyi ya da daha kötü değiller."