DENİZDEN UZAK
- Alper Akpeçe

- 30 Haz
- 5 dakikada okunur
NEREYE......?
Şairler ikiye ayrılır. 1) Gerçekleri görerek şiir yazanlar, misal : Ataol Behramoğlu 2) Hayalleri peşinde koşup şiir yazanlar, misal : Nazım Hikmet Hayalleri peşinde koşup ama hayallerine ulaşamayan bir şairdir. Güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz..... sonuçta çaresiz, güzel günlerden ümidini kesti ve motorunu bir Romen gemisinin üstüne sürdü ve geçti gitti. Güzel günleri gittiği yerde gördü mü ? Bilinmiyor.
Nazımdan başladık devam edelim. Şiirinde “ Oğlumun denizci olmasını isterdim. Deniz sonsuz bir kavga alanıdır.” hayalleri bitmiyor. Deniz kavga alanı değil bir yaşam alanıdır. Denizcilik mesleği dünya üzerinde yürütülen sistem ve kurallarla işler. Kurallar daima denetlenir. Denetimsizlik, bozuk düzenin başlangıcı olur ve kayıplarla biter. Sonuç öğrenilmemiş çaresizliktir.
Nazım ile devam edelim : Dört nala gelip uzak Asyadan – Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Bu memleket bizim de şu atın sırtından bir türlü inemedik. Ayağımızı bir türlü denize sokamadık. Önceden de yazmıştım. Antalya Elmalı beldesine 1073 senesinde gelip yerleşen insanlarımızın denizle temasları ancak 1971 yılında olmuş. Yukarıdan denizi görüyorlar ama merak etmiyorlar.
Ayrıca İstanbul içinden deniz geçen bir şehir. Şehir hatları gemileri insanları bir yakadan diğer yakaya taşır. Bu gemilerle devamlı yolculuk yapan, kültürlü gözüken 10 vatandaşımıza sorun” geminin sağ tarafına ne isim verilir- sol tarafına ne isim verilir” diye , beş kişi bilsin sevinçten kendimi üstümle başımla denize atarım.
Bu arada yanlış anlaşılmasın Nazım Hikmeti çok severim. Ama denizlerde dalgalarla boğuşan tuzlu su emekçilerinin romantizme ihtiyacı yoktur. Neruda “ Nazım şairse biz neyiz” demiştir. Pablo Neruda değil Şili’nin Güney Amerikanın efsanesidir.
Bu aşamada deniz berekettir. Bu toplum bunu öğrenemedi. Biz her yaz sonu Foça’da kulaç attığımız kıyıları, ulaşabildiğimiz derinlikleri IMC usulü temizleriz. Son uğraşımızda çıkardıklarımızdan birkaçı: klozet, lağen, tencere,tava,terlik, sayısız plastik şişe..... Bir söz vardır. “ Denizden babam çıksa yerim”. Bu saydıklarımdan neyse....
Cahit Külebi : Denizi kız, kızı deniz. Sokakları hem kız hem deniz kokan benim İzmirim demişti. Bugün İzmir’ e gidin körfezin ne koktuğunu görün. Ben Foçalı olarak üzülüyorum. Umarım başkaları da üzülür. Üzülmemiz elimizde kalan son umut.
Foça balık yatağıdır. İnsanlar Foça’ ya balık yemeye , satın almaya gelirler. Daha doğrusu gelirlerdi. 10 sene önce tekirin ( barbunun küçüğü) kilosu 25-30 Lira idi. Bugün kilosu 1200 Lira. Kaya barbunu 2000 Lira. Kalamar, karides ithal. İnsanlar balık yemeye Yunan Adalarına gidiyorlar. Oralarda porsiyonlar iki misli, fiyatı Bodrum, Çeşmenin yarı fiyatı. Avlanma alanı olan adaları Yunanlılara devrettik. Mazot 80-90 Lira. Maliyet arttı, üretim bitti. Bayram tatilleri uzun olunca Yunanlılar göbek atıyor. “ Türkler geliyorlar bereket getiriyorlar”.
Yüzyılı aşan Cumhuriyetimizin içinde biz, kurumsal dönüşümlere sahne olduk. Son dönemlerde ileri gitmeyen hatta gerileyen dönüşümleri artarak gözlüyoruz. Bunların çerçevesinde uzun vadeli düşünme, vizyon eksikliği görüyoruz.
Denizler karaların bekçisidir. Bu bekçilerin başında limanlarımız gelir. Limanlar deniz stratejilerinin uç noktasıdır. Limanlarımız Karadeniz – Akdeniz stratejisinin dışına atıldı, hepsi özelleştirildi. Bugün, gelir kaybı bir tarafa iğneli fıçıya dönen Akdeniz de devletin işlettiği liman kalmadı.
Limanların bekçileri de “ KILAVUZ KAPTANLARDIR”. Önce şunu belirteyim. Kılavuzluk mesleği “ mesleki deformasyona uğramıştır”. Bu olumsuzluklar denizcilikten sorumlu bakanın gülerek sonra gülüşünü eliyle saklamaya çalışıp “ kılavuzluğu römorkörü olan bir firmaya vereceğiz” sözleriyle başladı. O tarihlerde Türkiye “IMO” konsey üyeliğine C grubundan 4. ülke olarak seçilmişti.
IMO da daimi temsilcimiz vardı. IMO kuralları kılavuzluk mesleğinin ticari bir olay olmadığını, kamusal bir görev olduğunu ve devletin kontrolünde yapıldığını söyler. IMPA ( Dünya Kılavuz Kaptanlar örgütü ), EMPA ( Avrupa Kılavuz kaptanlar Örgütü ) bunu aynen tasdik eder. Ayrıca dünyanın hiçbir ülkesinde kılavuz patronu yoktur.
Bizde bu milenyum mesleği piyasanın önüne atıldı. Yani piyasalaştırıldı. Kişilere göre, birilerinin ihtiyacına göre yönetmelik çıkarılıyor. Meslek etiği, meslek gerçekleri hiç önemli değil. Kılavuzluk kanunu bir tek bizde yok, olamazda. Hoş olsa da ne olacak ki. Suriye ‘de var. Boş ver gerisini.
Kılavuzluk mesleği kaptanların kurmaylarından oluşur. Yani önce tecrübe öne çıkar. Deniz geçmişi olmayanlardan kılavuz kaptan olmaz. Ortadan idealler kalkar. Daha doğrusu yetişme düzeni idealleri kenara atar. Onlar için ideal başka şeylerdir. Neticede ortaya ufku olmayan bir meslek grubu çıkar. Umutlar , hayaller paylaşılamaz. Biz bunu yaşadık.
Sonuç Machiavelli düzenidir. Yani ihanetin örgütlenmesi. Mesuliyet verdiğiniz, başa getirdiğiniz adama teşkilatın kıymetli, hayati evraklarını teslim ediyorsunuz. Bu evraklar sizin geleceğiniz...... nerede evraklar? Pişkin bir şekilde “ Ben onları kaybettim” diyebiliyor. Meslek grubunun tepkisi mi? Çinlilerin önemli bir atasözü vardır. “ Kuyuya düşen bir insan yukarı baktığı zaman gökyüzünü kuyunun ağzı kadar görür”. İşte bu meslek grubunun gökyüzünü görüşleri bu kadardır.
Ernest Hemingway’ in toplumsal bütünlüğü ve dayanışmayı anlattığı “ Çanlar kimin için çalıyor” romanında “ tüm yiğitliğine, fedakarlığına karşı yalnız kalabilirsin” sözüyle insan hayatındaki bilinmez yıkımları anlatır. Biz bu yıkımların altında kaldık.
Beni bu devlet okuttu. Meslek sahibi yaptı. Çalışıp vergi verenlerin hepsinin benim üzerimde hakları var. bunu düşünerek yaşadım. Kendi geleceğimiz için, mesleğimizin itibar kazanması için ortaya koyduğumuz oluşum birileri tarafından yağmalandı. Yok oldu. Bizler mesleğimizi ideallerimiz için yapmıyoruz. Daha doğrusu bazılarının yetiştirilme düzeni idealleri kenara atıyor. Ortaya ufku olmayan bir meslek grubu çıkıyor. Birileri bunu çok iyi değerlendirip tepe tepe kullanıyor. Anton Çehov’ un ünlü sözü “ hayata karşı ilk küskünlüğümüz; yanımızda sandığımız kişileri karşımızda görmekle başlar”. Sonuçta çaresiz “ sesimizi duyan var mı “ diye çığlık atarız. Onlar ancak “ şeytanın bokunun sesini duyarlar”. Neyse üstü kalsın.
Zaman zaman nostalji fırtınası yaşıyorum. Sefere giderken ışıklar içinde uyusun önce anneme gider vedalaşırdım. “ Sen hep böyle, bir gurbetten ötekine yolcusun. Ne zaman bitecek bu gurbet yolculukları ?” . Ana yüreği işte bitiremedik..... bitirdik sandık aslında tükenmişiz. Nasıl uçup gittiğini hiç anlamamışız. Şaşarız sonra! .... Acımasız derler zamana. Neden? İnsanoğlu hele denizdeyken yetişemez aylara, yıllara. Hep sürer gider. Hep günün içinde kalır. Sonuçta zaman denen ufkun ötesinde kayboluruz.
Rahatlayayım dedim, denize verdiklerimizi geri alalım istedim. Foça’ ya demir attım. Denizin içinde yaşıyorum ama denizden uzak. Komşu denizle irtibatımı kesti. Karşıma bir kayısı ağacı dikti, deniz gitti.
Denizde çalışırken gözümü bulutlardan alamazdım. Kümülüsler , küçük beyaz bulutlar. Beni rahatlatırdı. Koyu renk almamalarını isterdim. Altostratüsler , fırtına öncesi gri bulutlar. Tedirgin olurdum. Sirüsler , beyaz bulutlar. 24 saat rahatım demekti. Neyse, Foça yavaş yavaş kararıyor. Denizi göremesem de bulutlar var ya. Nazım “ Deniz gibidir gökyüzü” .... demiş. Gökyüzünün gizlice kıpırdaşan dalgaları da bulutlar. .... Mordan siyaha , külden beyaza! Bir de bakarsın ak bulutlar almış toplamış hepsini bağrına. Deniz , Foça’da uzakta olsa bile gökyüzü, bulutlar yakın geliyor bana.
Hayat karmaşası içinde çoğu zaman yorgunluk, kaygı ve umutsuzlukla savruluyor, durup düşünmeye vakit bulamıyoruz. Oysa sormamız gerek : Bu düzen kimin için işliyor, kimin sırtında yükseliyor? Biz bu hikayenin neresindeyiz? Düşündünüz mü? Bir düşünün. Yazımı Cahit Sıtkı Tarancı’ nın şiiriyle bitireyim.
Kuşlar bana haber verdi kuşlar Gelecekte bir şeyler olacak. Gün dilediğimiz gibi dolar İnsanlar yüzümüze güler olacak. Neden sonra nehir yatağında Kurt ininde kuzu otlağında Dünya dirlik düzenlik çağında Düşler gerçek beraber olacak.
Biz görmesek te olacak
Kaptan
M. Ali SÖKMEN 72 Gv.




Yorumlar