Filister
İnsanın İçindeki Rahat Koltuk
Alper Akpeçe
İnsan bazen yıllarca aynı koltukta oturur da yerinden hiç kalkmadığını fark etmez. İşine gider, para kazanır, seyahat eder, insanlarla tanışır. Hayatı hareketlidir. Fakat düşünceleri hep aynı yerde durur. Aynı kabullerle bakar, aynı ölçülerle değerlendirir, kendisini rahatsız eden soruları aynı gerekçelerle erteler.
Bir süre sonra alıştığı hayatı, yaşanabilecek tek hayat sanmaya başlar.
“Filister” kelimesi bu hâli düşünmek için bir kapı aralıyor. Schopenhauer’ın kullandığı anlamıyla filister, düşünsel ihtiyaç duymayan insandır. Bilgiyi yalnızca işe yaradığı kadar önemser; anlamanın, sorgulamanın, bir sanat eserinin karşısında durup etkilenmenin kendi başına taşıdığı değere uzak kalır.
Bu insanı hemen başkalarının arasında aramak kolaydır. Varlıklı, gösteriş meraklısı, kendinden memnun birini gözümüzün önüne getirir; kelimeyi onun üzerine yerleştiririz. Böylece kendimizi sorgulama zahmetinden de kurtuluruz.
Oysa insanın içindeki rahat koltuğun döşemesi her zaman para değildir. Bazen diplomadır, bazen mesleki kıdem, bazen yıllarca savunulmuş bir düşüncedir. “Ben bunları bilirim” cümlesi de insanın içine yerleşip bir daha kalkmak istemediği bir koltuğa dönüşebilir.
Otuz yılın tecrübesi insana çok şey öğretir. Fakat otuz yıl çalışmış olmak, otuz yıl boyunca kendi hükümlerini sınamış olmak anlamına gelmez.
İnsan deneyimlerinden öğrenebildiği gibi, onları değişmemek için gerekçe olarak da kullanabilir.
“Biz hep böyle yaptık.”
Bu cümlede bazen haklı bir tecrübe konuşur. Bazen de yeniden düşünmek istemeyen bir zihin. Hangisi olduğunu anlayabilmek için soruya tahammül etmek gerekir.
Filisterlik üzerine düşünürken rahat yaşamakla hesaplaşmaya girişmek de gereksizdir. İnsan iyi bir evde oturmak, güzel yemek yemek, emeğinin karşılığını almak ister. Bunlar hayatın anlaşılır ihtiyaçlarıdır.
Asıl mesele, bütün değerlerimizi bunların çevresinde kurduğumuzda ortaya çıkar. Bir insanı tanımadan makamını öğrenmek istememizde; bir çalışmanın anlamını kavramadan kazancını hesaplamamızda; karşılığı hemen görünmeyen bir emeği anlamsız bulmamızda.
Dostluğun, dayanışmanın, sanatın ve düşüncenin değeri her zaman hesap cetveline sığmaz. Bazı şeyleri, bize doğrudan kazanç sağlamasa da korumaya değer buluruz. Bir başkasının derdini dinlerken geçirdiğimiz zamanın getirisi olmayabilir. Yine de o zaman boşa gitmiş değildir.
Üstelik çok okumak da bizi bu daralmadan kendiliğinden kurtarmaz. Okuduklarımızı yalnızca haklı çıkmak için kullanıyorsak, her yeni bilgiyi eski kanaatlerimizin hizmetine veriyorsak, kitaplar zihnimizin kapısını açmamış olabilir. Belki yalnızca duvarlarını süslemiştir.
Bu yüzden kendimize sormamız gereken sorular biraz can sıkıcıdır:
En son ne zaman bir fikrimden vazgeçtim?
Benden daha genç, daha az kıdemli birinin sözü üzerine ne zaman durup düşündüm?
Bir tartışmadan üstün çıktığım için değil, yanıldığım bir şeyi öğrendiğim için ne zaman memnun oldum?
Bu sorulara cevap ararken insan kendi savunma cümlelerini duyar. Yaşını, emeğini, uğradığı haksızlıkları hatırlar. Hepsinde gerçek payı bulunabilir. Fakat geçmişte haklı olduğumuz meseleler, bugün her konuda haklı olduğumuzun teminatı değildir.
İnsanın içindeki o koltuk hiçbir zaman bütünüyle kaybolmaz. Yorulunca hepimiz ona oturmak isteriz.
Mesele, orada ne kadar kaldığımızı fark edebilmektir.




Yorumlar