top of page

İçerideki Fırtına, Dışarıdaki Manzara

3 gün önce
3 dakikada okunur

Alper Akpeçe 


İnsan farkına varana kadar dünyayı hep dışarıdan ibaret sanıyor. Karşısına dikilen duvarların, yolunu kesen fırtınaların, tökezleten insanların hep dışarıdan geldiğine; hayatın ona karşı gizli bir savaş yürüttüğüne inanıyor. Yıllar geçtikçe, fırtınaların ortasında dümen tutup devrilmez denen kayaların altında ter dökerken gerçeğin o sert ve çıplak yüzüyle karşılaşıyorsun: Dışarıda kopan gürültünün çoğu, aslında içeride kendimizle veremediğimiz kavgaların bir yankısı.


İçinde ne biriktiriyorsan, dışarıya çıktığında dünyayı biraz da onunla görüyorsun. Öfken bazen karşındakini düşmana dönüştürüyor, kaygın her şeyi kontrol etme isteğini büyütüyor; kararlılığın ise başkalarının göremediği patikaları önüne seriyor.


Elbette hayatın bütün fırtınaları insanın kendi içinde başlamıyor. Bazen gerçekten haksızlığa uğruyorsun; güvenini yanlış insanlara teslim ediyor, ne kadar çabalarsan çabala değiştiremeyeceğin gerçeklerle yüzleşiyorsun. Fakat yıllar insana şunu öğretiyor: Başına gelen her şeyi seçemesen de karşına çıkanlarla nasıl mücadele edeceğine ve onlara nasıl karşılık vereceğine sadece kendin karar veriyorsun.


İnsan, kalpten istediği bir meseleye odaklandığında, duracağı yeri bilip kendine söz geçirebildiğinde, bu hayatta aşamayacağı engel kalmamış gibi hissetmeye başlıyor. Kendine hâkim olabilmek, zaaflarını bilip heveslerine gem vurabilmek, zamanla en sert kayaları bile aşındırıyor; yolu açıyor, koca dağları yerinden oynatıyor.


Fakat kimse o dağları devirirken insanın sırtına binen yükten bahsetmiyor.

Dağlar devriliyor, doğru… İrade kazanıyor, hedeflenen menzile er ya da geç varılıyor. Ama o kayaları ellerinle yerinden sökerken parmak uçlarında biriken nasırları, kemiklerine işleyen o derin yorgunluğu kimse anlatmıyor. İnsanın kendi zirvesine tırmanması, kitaplarda anlatıldığı gibi pürüzsüz ve alkışlar eşliğinde bir başarı öyküsü değil. O zirveye vardığında elinde bir zafer bayrağıyla kutlama yapamıyorsun; tecrübenin omuzlarına bıraktığı ağırlığı fark etmeden sessizce geriye dönüp bakıyorsun.


Ve asıl sızı, tam da o anda başlıyor.


O yokuşu tırmanırken geride bıraktıkların doluşuyor aklına. Kurtaramadığın durumlar; ne kadar çabalarsan çabala iyi niyetle yola çıkıp da sevdiklerinin canını yakan yanılgılar; "ben hallederim" diyerek sırtlandığın ama altında ezildiğin tercihler...


İnsan bu yolda her şeyi yanında taşıyamayacağını çok geç fark ediyor. Bazı kırgınlıkları, bazı yanılgıları, "her şeyi ben düzeltmeliyim" inadını yolun kenarına bırakıp devam etmek zorunda kalıyor. Yürüdükçe anlıyor: Hafiflemek için bir şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Ama her vazgeçişte yalnızca yüklerinden kurtulmuyor; kendinden de bir parçayı geride bırakıyor.

Üstelik zaman geçtikçe kendi doğrularıyla yüzleşmeye başlıyor.


Bir zamanlar vazgeçilmez sandığı şeylerin aslında o kadar da hayati olmadığını, haklı olmakla doğru olanı yapmak arasındaki farkı yaşayarak öğreniyor. Bir meseleyi çözmek için gösterdiği çabanın, meselenin kendisinden daha büyük yaralar açtığına şahit oluyor. Yıllarca aşmaya uğraştığı engelin, aslında aşılmasının hiç de gerekmediğini anlıyor.

Gençken farklı düşünüyor insan… Önüne çıkan her dağı devirmek gerektiğine inanıyor. Gücünü ve iradesini hep bununla ölçüyor. Geri dönmeyi yenilgi, başka bir yol aramayı vazgeçmek sayıyor.


Akıp geçen zamansa başka bir olgunluk veriyor. Her dağın zirvesine çıkmak gerekmediğini fısıldıyor. Bazılarının etrafından dolaşmak, bazılarının gölgesinde dinlenmek, bazılarının ise sadece olduğu yerde kalmasına izin vermek gerektiğini gösteriyor. Bu, iradeyi kaybetmek değil; yıllarca verilen mücadelelerin ardından gücü nerede kullanacağını öğrenmek. Çünkü insanın asıl gücü değiştirebildiklerinde değil, değiştiremeyecekleriyle kurabildiği dengede saklı.


Bunu çözümlemek kolay olmuyor; özellikle ömrü boyunca mücadele etmeyi, sorumluluk üstlenmeyi, düştüğü yerden tek başına kalkmayı alışkanlık hâline getirmiş biri için... Her yanlışı düzeltmeye çalışmamak, her mücadelede son sözü söylemeye uğraşmamak başlangıçta kendinden vazgeçiyormuş gibi hissettiriyor. Oysa insan bazen en büyük olgunluğu, her savaşın tarafı olmak zorunda olmadığını kabullendiğinde gösteriyor.

Bu tabii ki kolay değil. Geçmişe dönüp baktığımda ben de bu muhasebeyi yapıyorum. Nerede gereğinden fazla ısrar ettim? Nerede kendi doğrularıma fazla güvendim? Nerede dinlemek yerine anlatmayı, anlamak yerine çözmeyi seçtim? Kimleri korumaya çalışırken farkında olmadan incittim?


Bu soruların hepsine aynı inançla cevap veremiyorum. Üstelik zaman her sorunun cevabını vermiyor; aksine bazı sorular yıllar geçtikçe daha da ağırlaşıyor. Bir zamanlar kesinlikle doğru olduğuna inandığım kararların altına bugün aynı güvenle imza atamayacağımı fark ediyorum.


İnsan, geçmişini bütünüyle savunma ihtiyacından kurtulduğunda değişmeye başlıyor. Yaşadıklarını ne bir zafer destanına ne de bir mağduriyet hikâyesine dönüştürmeden kabullenebildiğinde, yüklerinden kurtulduğunu hissederek gerçekten hafifliyor.


Bugün o yola baktığımda; asıl meselenin dağları devirmek değil, enkazı altında kalmadan kendi içimdeki fırtınayı dindirebilmek olduğunu görüyorum. Ne bütün zaferleri tek başıma sahipleniyorum artık, ne de yenilgileri başkalarına yüklüyorum.

,

Yıllarca dışarıdaki dünyayı değiştirmeye çalışırken aslında en huzurlu yerin kendimle barışmayı tercih ettiğim nokta olduğunu anladım.


Çünkü içeride ne varsa, dışarıda o var,...


içeride ne varsa, dışarıda o var

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Bize Ulaşın

YDO RUHU

Bu sayfada görmek istediklerinizi,

Fikirlerinizi Bizimle Paylaşın   

YDO okul brövesi

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

bottom of page