YÜZYILLIK YALNIZLIK
- Alper Akpeçe

- 23 Mar
- 6 dakikada okunur
Kolombiyalı yazar “ Gabriel Garcia Marquez”in ünlü romanının ismidir Yüzyıllık Yalnızlık. Yazacaklarımla alakası yok. Yaşananlar ve yaşayacaklarımıza başlık olarak uygun olacağını düşündüm. Bu ülkede bizler denizci olarak “ yüz değil bence beş yüz yıllık bir yalnızlık içindeyiz”. Önce kapitülasyonlar sonra 1980 den itibaren yalnızlığın da yalnızlığını yaşıyoruz ve yaşatıyorlar. Tahminim katlanarak devam edecek.
1980 – 24 Ocak kararları bu ülke insanının bütün geleceğine el koydu. “ Serbest piyasa ekonomisi” ile tanıştık. Emek aşağılandı, sendikalar işlevsizleştirildi ve kamunun her alandaki birikimi elden çıkarılmaya başlandı.
Bu aslında global bir projeydi. Özel bir toplantıda Gündüz Aybay ağabeyimiz, hocamız 1980 faşist darbesinin 24 Ocak kararlarını korumak için yapıldığını ve
“ bizim çocuklar yaptı” unutulmaz ifadenin generaller değil CIA için söylendiğini anlattı. Yani bizim çocuklar Atlantik ötesinden CIA istasyon şefleri ve ülkedeki uzantıları demişti. Bu toplantıda Ocak ayı içinde ölen Graham Fuller ismini de ilk defa duydum. Bu adamın ülkemizin kaderiyle nasıl oynadığı da herkesin malumudur.
Yeni bir hükumet kuruldu. Başbakan “Bülent Ulusu”. Çevremizde konuşulan denizci bir başbakan. Büyük atılımlar olacak, denizciliğimiz gelişecek değil uçacak. Evet uçuşu başladı. Önce Atatürk’ün biz denizcilere armağanı olan okulumuz elimizden gitti. Herkesin hayran olduğu Ortaköy deki Feriye Sarayı okulumuz bizlere çok görüldü.
Ruhi hocayı (Sarıalp ) sınıf arkadaşım Feridun ile ziyaretine gitmiştik. Çok üzgündü. Kondisyon salonundaki şahsi eşyalarını topluyordu.” Çocuklar bu denizcilik eğitimine ihanettir. Benim işim burada bitti” demişti. Işıklar içinde uyusun. Okul önce askeriyeye sonra İTÜ ye bağlandı. Yani denizcilik eğitimi pinpon topuna döndü. Hep sorarım ( Odesa Denizcilik Akademisini gördükten sonra ) neden bizde de İstanbul Denizcilik Fakültesi olmaz? Tabii bağımsız, özerk bir fakülte.... Olmaz çünkü denizci değiliz.
Arkası geldi. Uçuş devam ediyor. Sayın başbakan kesenin ağzını açtı. Gemi alacağım diyen herkese krediler yağdı. Perşembe pazarında tornacı, tesviyeci, elektrikçi kalmadı. Armatör oldular. En fazla dayanan üç sene dayandı ve hepsi battı. Ünlü bir politikacının bacanağı fırsatı kaçırmadı. Beş – altı adet Aframax (245 m.) , Suez- max (285 m.) tanker aldı. Tabii krediler yağıyor. Üç seneye kalmadan battı. Son gemisi Mersin’de 6 mil açıkta günlerce bekledi. ( kara sularımız dışında ) İçeri girse tutuklanacak. Sonra girdi ve alacaklılar gemiye el koydu.
Genç arkadaşımız anlattı. D.B. Cargo’da kaptan Akdeniz – Amerika Liner sefer yapıyor. 60 adet İspanyol gitarı için İspanya Alicante Limanına girip çıkıyor. Römorkörler – kılavuz – liman masrafları. Bu liner conference kim katılmış?
Gemi işletmeciliği gayesi, işletme politikası kesin saptanarak planlanması, fizibilite ve rantabilite hesaplarının tam anlamıyla hakikate yakın çok az hata yüzdesiyle yapılmasıdır. Kısacası gemi işletmeciliği bakkal dükkanı değildir.

İşte yüzyıllık yalnızlığın birinci perdesi. Seneler geçti, denizi bıraktım kılavuz kaptan oldum. Denizci ne karanın ne denizin malıdır. Bütün denizcilerin paylaştığı o tuhaf duygu, karadan nefret etsek de bir gün karada bir iş bulmaktır. Kıyıdan kopup yabancılaşma ve uzun süreli seferler, giderek insanı karadaki yaşantıyı düşünmeye zorlar. Bir de düşünülen “ denizciler yalnızdır”. Asla yalnız hissetmedim. Geceleri ay ve yıldızlar, gündüzleri güneş ve dalgalar yoldaşlarımdı. Yoldaşlarımı kara insanını tanıdıkça daha çok sevdim.
Bu yazımın önceliği, denizcilik dergisinde okuduğum bir kılavuz kaptan kardeşimizin feryadı “ Sesimizi duyan var mı?” haykırışı. Sevgili kardeşim çığlık atsan sesini duyan olmaz. Bakın ne diyor kardeşimiz :
Yazımın başında yer alan “ Sesimizi duyan var mı?” ifadesi çoğunlukla depremlerden sonra enkazın altından gelen bir yardımı simgeler. Bu defa aynı çağrıyı, göz göre göre yıkılmak üzere olan saygın bir meslek grubunun içinden yükselen vicdani bir ses olarak duyurmak istiyorum.
Sevgili kardeşim isyanın beni çok duygulandırdı. Aslında kılavuzluk konularını, geçmişi konuşmak istemiyorum. Ayrıca 3-4 kişi hariç mecbur olmadıkça kılavuz kaptanlarla bir araya gelmek istemiyorum. Senin veya sizin şanssızlığınız bu ülkede denizci daha ilerisi kılavuz kaptan olmanız. Sahipsiz kalmanız ve yalnızlığınız.
1996 senesinde özelleştirme furyasında biz deniz emekçilerine “ İzmit Körfezi Kılavuzluk “ işini verdiler. Hepimiz tecrübeli kılavuz kaptanlardık. Bazı çıkarcı çevreler engel çıkarsa da gelen gemilerin kaptanları memnundu. Bir container gemisinin Alman kaptanı “ Akdeniz’de Marsilya Limanı kılavuzlarından sonra siz geliyorsunuz. Onların fazlası gemilere helikopterle geliyorlar” demişti.
Yeni bir hükumet. Ulaştırma Bakanı 1000 Ali Yıldırım. Denizcilik Müsteşarının adını hatırlamıyorum ful Yüksek Denizcilik Okulu mezunları. İşte böyle olmalı, denizi bilen, emeğe saygı duyan bir kadro. “Her şey çok güzel olacak” dedik.
Kılavuzluk mesleği nedir ? Dünya standartlarında konumu nedir? Bu meslek, can ve mal emniyeti, çevre güvenliği için yapılan kamusal bir görevdir. Bir yerde asker ve polisten farkı yoktur. Kamusal görevlerin arkasında A.Ş. olmaz. Kamusal bir görev ticari faaliyete dönüştürülemez. Yani kılavuzluk ticari bir olay değildir.
Kamusal görevlerde rekabet yoktur. Doğal tekeldir. Bunlar düşünülmemiş ve kılavuzluk faaliyeti ticari bir olay veya meslek olarak yorumlanmış ve her yöne açık bırakılmış. Belki de birilerinin işine yarasın diye düşünülmüş olabilir.
2003 yılı Kasım ayında NTV kanalında Bakan 1000 Ali bey “ kılavuzluğu römorkörü olan bir firmaya vereceğiz” dedi ve güldü. Gülüşünü eliyle saklamaya çalıştı. Hangi bölgenin kılavuzluk işi olduğunu açıklamadı. Dünyanın hiçbir deniz ülkesinde , römorkör firmaları kılavuzluk yapamaz.
Römorkör kılavuzun cüzüdür. Ayrıca kamusal görevin dışında kalır. Mesela Pire Limanında üç ayrı römorkör firması vardır, kamusal görev olan kılavuzluk işi tektir.
Sonuçta İzmit Körfezinde römorkör patronu sekiz sene sonra içimizden ortaklarımızı – ki onlara meslektaş diyemiyorum – kendi tarafına nasıl çektiyse çekti !!! ve dayanılmaz bir rekabet başladı. Kapitalizm çatışan çıkarlar üzerinden beslenir. Buna rekabet denir.
Aslında kuvvetlinin zayıfı ezmesidir. Bir yerde emeğe çökmektir. Tabii bize göre güvencemiz “ Denizcilik Müsteşarlığı”. Ben o sırada yönetim kurulundayım. Ankara ‘ya koşturuyoruz. Bir seferinde Y.D.O mezunu görevli genç bir arkadaş beni kenara çekti ve “ Ağabey gelip gidiyorsunuz , bak atı çalan Üsküdarı çoktan geçti. Paranıza , zamanınıza ve harcadığınız emeğe yazık”. O an anladım ki mesleğimiz çalınmış.
Sevgili kardeşim, ağacın kurdu içindedir. Ağacı içeriden yer ve kurutur. Bizim ağacımızın iki adet baş kurdu vardı. Onların açtığı yoldan yavruları yemeğe başladı. Yavruları yedi – sekiz adetti. Sindire sindire yediler, ağaç kurudu, bu günlere geldik.
Bu arada siz ne yaptınız derseniz. Geleceği göremeyen, ufku olmayan toplum ağaç kemiren kurtları el üstünde tuttu ve bizler kaybettik.
Romalılar şöyle söylüyor “ Arx Terpeia Capitoli proxima” “ Terpeia kayası Capitol ‘a yakındır”. Söz kısa ama anlamı büyük. Her iktidar, bir başkasının yerle bir edilmesi üzerine kuruluydu. Kaybedenleri Terpeia kayalıklarından aşağı atarlardı. Beni de Terpeia kayalıklarından aşağıya attılar. 26 sene sonra denize çıktım. Aslında ellerimiz arkadan bağlı olarak.
Bir sokak savaşına girdik. Rakibimiz “ şeytanın bokuydu” yenildik... Dövüş arenası duygunun, mantığın, gerçeğin bittiği yerdi. Gerçekte biz mesleğimizi ideallerimiz için yapmıyoruz. Yetişme düzenimiz idealleri kenara atıyor. Ortaya ufku olmayan bir meslek grubu çıkıyor.
Ben kimseye nasihat etmem, öğüt vermem. Bunlar haddim değil. Bazı şeylerin görülmesine yardımcı olurum veya çalışırım. Uygar dünyada temel haklarda insanlar eşittir. İnsan hakları hukuk değildir, etik ilkelerdir. Etik olmayan bir ortamda hukukla hakkınızı arayamazsınız ve umut yorgunu olursunuz.
Bu yaşadıklarımız dışarıda da meslek adına üzücü oldu. Tuapse Limanında
Yunanlı Armatör “ Kaptan o rekabet ne güzeldi, yayılmalıydı, Çanakkale , İstanbul boğazlarında da olmalıydı “ dedi “ Siz Yunanistan’ da niye rekabet yapmıyorsunuz ?” diye sordum kaşlarını çattı ve “ Biz Yunanlıyız bizlerle kendinizi karşılaştırmayın “ dedi. Bu utancı bize yaşatanlara iade ediyorum. Tabii ne kadar alır ve anlarlarsa.
Sevgili kardeşim buraya kadar yaşananları anlatmaya çalıştım. Bir de felsefi olarak açıklayayım Machiavelli ( İhanetin örgütlenmesi ) ihanet çoğu zaman bir anda yaşanmaz. Yavaş yavaş inşa edilir. Küçük tutarsızlıklar başlar, göz ardı edilen detaylarla büyür. En sonunda sürpriz gibi görünür. Oysa dikkatli bir zihin için ihanet nadiren sürprizdir. Çoğu insan sinyalleri görür ama yorumlayamaz. Çünkü gerçeği görmek konfor alanını bozar. İnsanlar çıkarlarına göre hareket eder. Sadakat çoğu zaman koşullardır. İhaneti öngörmek paranoid (ruhsal rahatsızlık) olmak anlamına gelmez.
Sevgili kardeşim sen kar, yağmur, fırtına gemi bordasında saat yelkovanı gibi salınarak 8 – 9 metre tırmanacaksın ve birileri senin emeğini yiyecek. Sana umudunun yorgunluğu kalacak.
Bu yaşadıklarımız Kayserili yönetmen Elia Kazan’ ın 1954 yılında çektiği 1900 lü yıllarda Amerika’ da liman işçilerinin mücadelesini anlatan film gibi.
On the waterfront ( Rıhtımlar üzerinde ) filminde Terry Mollay (Marlon Brando) sendika ağalarıyla mücadeleye girer. Önce yanında gözüken meslektaşları birer birer saf değiştirirler. Sonunda Terry yalnız ve sahipsizdir.
Son sözleri ibretliktir. “ Bizler mesleki deformasyona uğramış insanlarız” “ Tanrı beni meslektaşlarımdan korusun “. “ God protect me from my colleaque”.
Sevgili kardeşim, ağaçta kalan son yeşil yapraksın. Umarım ve dilerim ki hep yeşil kalırsın. Yazımı Foçalı şair gururumuz “Ataol Behramoğlu”’nun şiiriyle noktalayayım.
Sizinle galiba arkadaş filandık Işıklı günlerinde gençliğimizin.
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’ nin (mesleğimizin)
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin
Ne çok hain
Hayır, belki de değişmediniz,
Aslında belki de buydu sizin,
Sadece zamana ayak uydurdunuz
Ortak ateşinde ısınıp gençliğin,
Sonra neyse o oldunuz
Asıl kimliğinizi buldunuz.
Uşağı oldunuz zalimin
NE ÇOK HAİN
Kaptan
M. Ali SÖKMEN



Yorumlar