Affordability ve “Epstein Class”
- Alper Akpeçe

- 17 Şub
- 3 dakikada okunur
The New York Times’ta yayımlanan “Affordability and the ‘Epstein Class’ Will Define American Politics” başlıklı yazı, uzun süredir Amerikan siyasetinde konuşulmayan ama herkesin hissettiği bir gerçeği nihayet kelimelere dökmüş.
Yazı, ideolojik kamplar, kültür savaşları ve kimlik tartışmalarının arkasında çok daha temel bir kırılma olduğunu söylüyor: insanların hayatlarını artık sürdürememesi ve bu sürdürülemezliğin sorumlusu olarak gördükleri, dokunulmaz bir elit katmanın varlığı.

Makalede, bu iki olguyu — affordability ve “Epstein Class” — birer yan başlık olarak değil, dönemin belirleyici değer yargıları olarak ele alıyor.
Makale, affordability kavramını teknik bir ekonomi terimi olmaktan çıkarıp gündelik hayatın merkezine yerleştiriyor. Burada mesele enflasyon oranları ya da büyüme rakamları değil; kira, sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlar karşısında ücretlerin anlamsızlaşması. İnsanlar artık “ekonomi kötü” demiyor, “ben bu hayatı taşıyamıyorum” diyor. Bu dil değişimi tesadüf değil. Çünkü siyaset, soyut verilerle değil, yaşanan utanç ve çaresizlik hissiyle şekilleniyor. Makale bu noktada haklı: affordability, bir politika başlığı değil, bir varoluş testine dönüşmüş durumda.

Yazının ikinci ana kavramı olan “Epstein Class” ise klasik zengin–yoksul ayrımını aşan bir tarif. Burada kastedilen yalnızca parası olanlar değil; parayla birlikte hukuki, siyasi ve ahlaki dokunulmazlık elde etmiş kapalı bir ağ. Bu sınıf, kuralları ihlal ettiğinde bedel ödemeyen, krizlerden zarar değil fırsat çıkaran ve sistemin her koşulda kendisini koruduğu algısını yaratan bir kesimi tanımlamak için kullanılıyor. Makale, bu algının sadece bir komplo teorisi değil, toplumsal bir sezgi hatta bir gerçeklik haline geldiğini belirtiyor. İnsanların artık "eşitsizliği" değil, "adaletsizliğin cezasızlığını" gördüğünü ortaya koyuyor.

Ancak yazı tam da burada bilinçli ya da bilinçsiz bir yerde duruyor. “Epstein Class” güçlü bir metafor ama muğlak kalıyor. Kimdir, nasıl oluşur, hangi mekanizmalarla ayakta kalır soruları net cevaplanmıyor. Bu haliyle kavram, net bir sınıf veya kimliklerin analizinden çok politik bir öfke üzerine yoğunlaşmış gibi duruyor. Buna rağmen etkisiz değil; tam tersine, bu belirsizlik onun yayılmasını kolaylaştırıyor. Çünkü insanlar bu sınıfı tanımlamakta zorlanmıyor, hissetmekten uzak olsalarda son zamanlardaki ifşalar ve gündelik hayatta yaşananlarla kendi hayat görüşlerine kodlama yapıyorlar.
Makalenin asıl değeri, Amerikan siyasetindeki gerçek fay hattını doğru yere koymasında yatıyor. Bu fay hattı sağ ile sol arasında değil; kurallara tabi olanlarla kuralları yazıp uymayanlar arasında.
İnsanlar artık soyut eşitsizlik anlatılarıyla değil, bizzat yaşadıkları maddi baskıyla bir ayrımı fark ediyor. Aynı kurallara tabi olmadıklarını anlıyorlar. Kira artarken, sağlık borcu büyürken, eğitim erişimi daralırken; bazı kesimlerin krizden etkilenmediğini, hatta krizden güçlendiğini görüyorlar. Bu durum, “hepimiz aynı sistemin içindeyiz” anlatısını fiilen çürütüyor. Ayrım zaten vardı, affordability krizi onu çıplak gözle görünür hale getirdi.
“Epstein Class algısı ise; İnsanlar yaşadıkları adaletsizliği tek tek yapısal mekanizmalarla açıklamıyor. Onu bir figürde, bir sınıfta, bir sembolde topluyor. Epstein Class bu yüzden bir sosyolojik tanımdan çok, kolektif bir öfke işareti. “Bu düzenin kaymağını yiyen ve asla bedel ödemeyen birileri var” hissini somutlaştırıyor. Bu sembol, öfkeyi dağınık olmaktan çıkarıp, hedef haline getiriyor.
Popülizm bu bağlamda bir neden değil, bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar “uç” fikirleri sevdikleri için değil, mevcut düzenin adil çalıştığına inanmadıkları için alternatiflere yöneliyor. Popülist liderler insanları kandırdığı için yükselmiyor. İnsanlar zaten kandırılmış hissediyor. Popülizm, sistemin meşruiyet kaybının politik formu deniyor. Yani sorun; popülizm değil, popülizmi mümkün kılan zemin deniyor. Bu zemini oluşturan şey de affordability krizi ve dokunulmaz elit algısı. Yani Merkez çöktüğünde, marjinal olan cazip hale gelir. Bu bir tercih değil, bir sürüklenme. Özetle ; insanlar merkezi sistemi terk etmiyor; sistem onları dışarı itiyor.
Bununla birlikte makale, belki de en kritik noktada geri adım atıyor: bu düzenin kendi kendini onarma kapasitesi. Yazı, sorunu teşhis ediyor ama çözümün ne kadar sancılı olacağını ima etmiyor. Oysa affordability krizi geçici bir dalgalanma değil, yapısal bir tıkanma. Gücün bu denli yoğunlaştığı bir düzende, reform beklentisi gerçekçi değil. Tarih bize şunu defalarca gösterdi: sistemler kendilerini düzeltemediklerinde, toplum onları zorla değiştirir.
Yakın geleceğe bakıldığında olası senaryolar bu çerçevede şekilleniyor. Affordability sorunu çözülmediği sürece, siyasal dil daha sert, daha suçlayıcı ve daha sabırsız hale gelecek. Merkez siyaset alan kaybedecek, kurumsal yapılara duyulan güven daha da aşınacak. Epstein Class algısı, somut hedefler buldukça politik kampanyaların ana yakıtı haline gelecek. Bu süreç düzenli ve kontrollü ilerlemeyecek; dalgalı, çelişkili ve zaman zaman kaotik olacak.
Asıl soru şu değil: bu kırılma yaşanacak mı?
Asıl soru şu: hangi bedellerle ve kimlerin üzerinden yaşanacak?
Bu eşikten sonra tartışma alanı analiz üretmekten çok, sistemin hangi noktada ve hangi biçimde tepki vereceğini izlemeye kayar. Çünkü affordability baskısı ve dokunulmazlık algısı birlikte çalıştığında, siyasal süreçler öngörülebilir çizgilerde ilerleyemez; tepkiler birikir, yön değiştirir ve çoğu zaman kurumsal sınırların dışında açığa çıkar. Bu aşamada belirleyici olan aktörlerin niyetleri değil, yapıların taşıma kapasitesi olacaktır.



👍😍