14 Mayıs 1950
- Alper Akpeçe

- 2 gün önce
- 4 dakikada okunur
OSMANLI'dan T.C. 'ye GEÇİŞ,
Asya'nın kurak topraklarından kopup batıya doğru akın eden Türkler, Alparslan'ın 1071'de Malazgirt Meydan Savaşı sonucu Bizanslıları yenilgiye uğratması ile Anadolu'ya girip verimli topraklara yerleştiler. Küçük küçük beylikler kurarak dostça, barış içinde yaşadılar. Türk yaşam düzenini ve Türk dilini Anadolu'nun köklerine yerleştirdiler, Anadolu'nun taşını toprağını TÜRK yaptılar. Aslında bunlar daha önce gelen Türkler tarafından da yapılmaya başlatılmıştı.

Osmanlı Beyliği'nin kalkışması ile Bursa bölgesindeki Türk beylikleri birleşti ve 1299 yılında Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Devleti, gelenek ve görenekleri ile Türk devletidir ve toplumun dili Türkçedir; Arapçanın henüz kirletmediği bir Türkçe egemendir kurulan bu Osmanlı Devleti'nde.
Yavuz Sultan Selim'in 1516 yılında Mercidabık Meydan Savaşı'nda başarı kazanması ve Araplardan Halifeliği alması ile Osmanlı Devleti'nin TÜRK görünümü kirlenmeye ve yok olmaya başladı. Öyle ki bu süreçte “ben Türküm” demek suç oldu. Resmî makamlara ağdalı Arapça yerleşti. Türkçe, Anadolu'da bir kenara itilmiş bilgisiz halkın dili olarak kullanılır oldu. Ne kadar saçma bir uygulama; insanın ya da bir milletin kendi kişiliğinin bir göstergesi olan konuştuğu öz dilini küçümsemesi ve beğenmemesi aklın alacağı bir davranış olamaz.
Ne yazık ki bu hastalık hâlâ sürmektedir toplumumuzda. Etrafınıza bir baksanıza; örneğin ben alışveriş yaptığım bir dükkânda bir NAYLON TORBA istiyorum, adam anlamamış bir yüz anlatımı ile bana bakarak:
“POŞET mi?” diye soruyor!
Hayır, ÇUVAL istiyorum demek var orada. Bu kadar güzel güldürü ancak tiyatroda yapılır.
En ilkel uygulamalarla toprağı işleyen fakir halk, sarayın aşar ve başkaca vergileri ile yoksulluğa mahkûm edildi. Vergi memurlarına görünmemek için penceresiz dağ oyuklarını konut olarak kullanır oldular.
Sarayın lüks yaşamını sürdürmek için padişahın ganimet seferlerine asker vermek zorundaydı bu garibanlar. Orduyu donatmak bazen çok asker gerektirdiğinden, tarlada çalışacak genç kalmazdı köyde. Bu duruma isyan eden bir köylünün sözü, bugünlere kadar uzanan bir güldürü konusu olmuştur:
“Padişah benim bilmem neyime güvenerek ganimet seferleri düzenlemesin!” diye isyan eder.
Dönelim tarihimize:
Osmanlı Devleti Anadolu dışına taşarak birçok memleketi ele geçirdi. Bu durum Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemine kadar sürdü. Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda “Durgunluk” dönemi başladı. Bu süreç, İmparatorluğun yıkılma dönemi oldu. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Avrupalılar; İngiltere, Fransa, İtalya ve çömez Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını paylaştılar. Daha da kötüsü Anadolu'yu da paylaştılar.
Osmanlı Devleti kurulduğu zaman Avrupa Orta Çağ'ı yaşıyordu; sefaletin, pisliğin, bulaşıcı hastalıkların içinde. Örneğin Paris'teki Versay Sarayı'nda tuvalet yoktu; hâlâ da yok. Osmanlılar, onlara göre çok daha iyi yaşam koşulları içindeydiler. Ama Avrupalılar, bu çok kötü durumlarına karşın sanat, bilim ve astronomi alanlarındaki çalışmaları ile büyük başarılar sergilediler; kilisenin ve papazların baskısına ve ağır cezalandırmalarına karşın. Böylece Orta Çağ'ı yırtarak Yeni Çağ'a büyük adımlarla giriş yaptılar.
Osmanlı boş durur mu? Onun da Avrupalılarınkine benzer çalışmaları olmuştu. Örneğin:
Hazerfen Ahmet Çelebi'nin kuş olup uçması üzerine onu daha uzun mesafelere, Fas'a uçurdu.
Koyunların aklına uyup Perşembe Pazarı'ndaki tüneli insanlara açtı.
Sokaklarda dolaşarak bıçak makas bileyen ÇARKÇI'ların adını, Avrupa'dan satın aldığı yandan çarklı gemilerde çalışan mühendislere verdi. Yani kısaca bilim ve teknolojinin gelişmesinde Osmanlının da katkısı vardır.
O günlerde dünyada iki büyük kuruluş göze çarpıyordu:
Biri, Hristiyanlığı bir kenara koyarak uygarlığı içselleştirmiş Avrupa.
Öbürü, İslamlığı baş tacı yaparak Orta Çağ'da geri kalmış Osmanlı Türkleri.
Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca ordunun bütün paşaları ne yapacaklarını bilemeden büyük bir yas içindeydiler, “GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA” dışında.
O, yapılması gerekeni bildiği için duygusallığa hiç yer vermedi; Türklüğün çamura atılmış cevherinin bilinci ile paşa arkadaşlarına planını soğukkanlılıkla söyledi:
“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM.”

Böylece yapılan yiğitçe savaş sonucu “yedi düveli” vatanımızdan sürdük attık ve sınırlarımızı çizip Lozan'da Avrupa'ya onaylattık.
Padişahlığın ve Halifeliğin geri geleceği beklenirken, Mustafa Kemal Paşa'nın üstün siyasi manevraları ve ikna yeteneği ile Mecliste “TÜRKİYE CUMHURİYETİ”nin kuruluşu onaylandı.
Asıl hedef “DEMOKRASİ” idi. Ancak 13 milyon padişahsever ve cahil halk ile demokrasinin yürümeyeceğini anlayan KEMAL ATATÜRK, geçici olarak tek partili dönemi başlattı ve CHP'yi kurdu. Halkın çağdaş ve uygar bir millet olması için devrimlere girişti. Arap alfabesi yerine Türkçe ABC'yi koydurdu. Kuran'ı Türkçeye çevirterek Türkçe abece ile yazdırdı.
Eylül 1939'da İkinci Dünya Savaşı başladı. Dünyadaki bütün devletler savaşa katılmak zorunda kaldılar. Yalnız bir devlet savaş dışı kaldı: Türkiye. Üstün siyasi manevra başarısı ile Roosevelt, Churchill ve Stalin'i kafakola alan Cumhurbaşkanı İSMET İNÖNÜ, 6 yıl boyunca savaş dışı kalmayı başardı. Savaşa girmeyen dünyadaki tek devlet Türkiye oldu. İSMET İNÖNÜ, altın çerçeve içinde tarihteki onurlu yerini aldı.
İyilik bilmeyen, savaşın ne olduğunu anlamayan bazı yobaz kafalıların düzenlemesi ile bir küçük çocuğu konuşturarak İsmet İnönü'ye “sen beni aç bıraktın” —ki ben de çok açlık çekmiştim— serzenişinde bulunmasına Sayın İnönü'nün insanda büyük bir imrenme uyandıran yanıtı: “Ama babasız bırakmadım.” şeklindedir. Benim yaşam boyu kahrolduğum, bu milletin büyük bölümünün —Araplaşmış olanlar— böylesine kötü niyetli kör olmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ATATÜRK'ün asıl amacı, çok partili demokratik parlamenter sistemi yerleştirmekti. 1930 yılına kadar tek parti CHP ile yönetilen Türkiye Cumhuriyeti, Fethi Okyar'ın kurduğu ikinci bir parti ile çok partili döneme girmiş oldu. Fakat 3 ay gibi kısa bir zamanda bu parti üyelerinin ve destekçilerinin ayaklanmaları ve memlekette isyanlar çıkartmaları sonucu parti kapatıldı. İsmet İnönü başta olmak üzere bazı siyasiler kapatılmayı uygun bulmadı; “demokrasinin aksaklığı yine demokrasi ile düzeltilmelidir” savı herkesçe paylaşıldı. Ama memleket halkının kültür düzeyi uygun olmadığı için Atatürk döneminde tek parti, yani CHP ile T.C. yönetildi.
Tek parti dönemi 1950 yılına kadar sürdü.
1946 yılında İkinci Dünya Savaşı sonlandı. Dünya dinginliğe kavuştu.
İsmet Paşa da Türkiye Cumhuriyeti'nin demokrasi ile yönetilmesi için kolları sıvadı. Siyasetçiler bir parti kurup siyasete girmekte ürkeklik gösteriyorlardı. Savaş arkadaşlarını ve öbür siyasetçileri, ikinci bir parti ile siyasete katılmaları için bizzat İsmet İnönü cesaretlendirdi. Sonunda Demokrat Parti kuruldu. Celal Bayar da İsmet İnönü'nün zorlamasıyla başkan oldu. Başta Adnan Menderes olmak üzere toprak ağaları ile dolu olan DP, 14 Mayıs 1950'de yapılan genel seçimlerde büyük bir çoğunlukla iktidar oldu. %70-80 kara cahil olan 18 milyon seçmenin oyları ile yapılan seçim sonucu başka olamazdı zaten.
Böylece T.C. ve ATATÜRK'ün devrimleri altın tepsi ile D.P.'ye sunuldu.

Bugün yaşamakta olduğumuz her yönden çöküş ortamı, 1950'deki yanlış seçimin sonucudur.
“1950'de bu yanlış nasıl yapıldı?” ayrı bir yazı konusu olacağını düşündüğümden bu yazımı burada sonlandırıyorum.
Sağlıcakla kalın.
İlhan Özerdim
Mayıs 2026



Teşekkürle, Kaleminize sağlık,