ELEŞTİRİ - HAKARET DEĞİLDİR
- KIVANÇ ERGÖNÜL
- 5 Haz 2025
- 5 dakikada okunur
Her konuda farklı düşünmek kötü değil; iyidir, yararlıdır. Her düşünce değerlidir. Kötü olan düşünceyi kendi menfaati için kullanmak ve tartışma adabını bilmemektir. Kötü olan, karşıt görüşü aşağılamak, saygısız davranmaktır.
Kötü olan, didişmek, çatışmak, üstünlük taslamaktır. Kötü olan demagoji yapmaktır.
Bu düşük seviyeli görüşün sebebi “ bilgisizlik, fikir sahibi olmak “.
Bu vasat olmayı, kalitesizliği doğurur. Bu tipler hayatın her yolunda karşınıza çıkarlar. “
Buraya nasıl gelmiş” diye şaşırırsınız. Her yer bu tip insanlarla doludur.
İşinde çok iyi olduğuna inanan “ yetersiz kişi “ kendini ve yaptıklarını övmekten, hep en iyisini yapmakta olduklarına inanmaktan, yetersiz olmaktan , her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiç bir rahatsızlık duymaz !
Aksine, her şeyin kendi hakkı olduğunu düşünür ! Ancak bu “ cahillik ve haddini bilmeme” karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
Sonuçta “ kifayetsiz muhterisler” her zaman her yerde daha hızlı yükselirler...
İşte bunlar eleştiriyi hakaret olarak kabul ederler.

Ben kendi mesleğimi açarsam; yüksek okul mezunu olan, denizci olmak nedeniyle centilmen, dünyayı gezip görmekle geniş ufuklu, görgülü, protokol bilen, en az bir yabancı dili konuşan, tedbirli, takipçi, büyüklerine samimi bir saygıyla bağlı, emrindekilerin sorumluluğunu taşıyan, disiplinli ve mert.
Karşılaştığı sorunları süratle çözebilen, karar verme yeteneğinde cesur, inisiyatif sahibi... olmalıdır Denizci.
Maalesef eleştiriyorum, hakaret etmiyorum. Bu toplumsal rant kültürü ideolojiyi, toplumsal menfaatleri en acısı geleceği bitirdi. Yüksek tahsil yapmış, dünya denizlerinde ne kadar gezmiş bilinmez ama 200 kelimeyle sınırlı hayatları eleştirmek çok zor.
Yukarıda saydığım özelliklerin çoğundan uzak güya meslektaşlarımı gördüm, üzüntünün ilerisini yaşadım. Bu kişiler kendi menfaatleri için en uygun yolu seçerler.
Buna "OPORTÜNİZM" deniyor. Bir yerde fırsatçılıktır.
Rantiyecileri, şeytanın bokunu kullanarak hak etmedikleri yerlere gelirler. Bu fırsatçılara "OPORTÜNİST" denir.
Fırsatçılardan ahlaki normlardan uzaklaşma, meslektaşlarının sorunlarını göz ardı etme, kendi çıkarları için bencilce hareket etmeleri gözlenir. Eleştiriyorum, hakaret yok. çünkü yaşadım ve gördüm. Bu oportünistler her meslek camiasında çok az olmalarına rağmen verdikleri zarar çok büyük olur.

Biraz konuyu değişik şekilde açmak için seneler evveline gidelim. Şu günlerde çok konuşulup yazılıyor. Ben bu yaşanmışı lise talebesiyken dinledim. 1940’lı yıllar, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Eskişehir, Çifteler Köy Enstitüsü’nü ziyaret eder.
Derslere girer, talebelerle, öğretmenlerle sohbet edip önerilerini dinler. Öğle yemeğinde talebeler, öğretmenler, İsmet Paşa aynı yemekhane de hep beraber yemek yerler. İsmet Paşa akşam çok memnun okuldan ayrılır.
Hafta sonu geleneksel görüşmede okulun talebe başkanı müdür Rauf İnan’ dan söz ister ve: “Efendim bizler aynı yemeği yerken Cumhurbaşkanımıza niçin farklı yemek çıkardınız?”
Müdürün cevabı: "Sayın başkan, Cumhurbaşkanımız şeker hastası olduğu için bizim yemeğimizi yiyemezdi, sağlığını düşünerek özel yemek çıkardık. Bilirsiniz ki hasta olan arkadaşlarınıza da özel yemek çıkıyor. Eleştirinizde haklısınız, yalnız bizlerde o gün sizlerle aynı yemeği yedik."
İşte eleştiri ve bir Cumhuriyet eğitmeninin öğrencisine verdiği cevap. Bu yaşanmışı bana anlatan, o yemekte olan halam öğretmen Hatice Sökmen. Işıklarda içinde uyusun.
20.yüzyıldan 21. yüzyıla sarkan ve benim hayranı olduğum, Uruguay Cumhurbaşkanı JOSE MOJICA bir toplantıda konuşuyor: “1950 senesine kadar Uruguay, Güney Amerika’nın İsviçresi idi. 1950’den sonra yaşananlar bizim gerçek Güney Amerikalı olduğumuzu gösterdi. Çünkü kapitalizm bizlerin Güney Amerikalı olarak kalmamızı istiyordu.” Aklıma geldi kapitalizm Türkiye'nin nasıl veya ne olarak kalmasını istiyor? Dünyanın et deposu olan Uruguay'ın bir ismi de “Küçük ülke büyük Bonfile.”
Mujica’nın halk arasındaki ismi “El Pepe”. İtalyan anne - İspanyol babadan dünyaya gelen Mujica, düşüncelerinden dolayı uzun yıllar hapis yatmış. Başkan olmadan evvel Uruguay “ Tarım ve hayvancılık bakanı” idi. Emekli olurken veda konuşmasında dünya liderleri kendisini yalnız bırakmadılar. Tarihi bir konuşmaydı.
“Sevgili halkım 5 yıl geçti, o kadar çabuk geçti ki Sevgili halkım… Sizlere teşekkür ederim. Kucaklandığım için teşekkür ederim. BENİ ZAMAN ZAMAN ELEŞTİRDİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM. SİZLER BANA ELEŞTİRİLERİNİZ İLE BÜYÜK FAYDA SAĞLADINIZ. En çok da başkanlığım sürecinde kendimi yalnız hissettiğimde bana yoldaşlık ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu konuda da hiç şüphe etmeyin; iki hayatım olsa, ikisini de sizlerin uğruna mücadele etmeye adarım. Çünkü 80 yıllık ömrümde anladım ki hayatı sevmenin en muhteşem yolu bu. Ben gitmiyorum, geliyorum. Son nefesimde gideceğim. Nerede olursam olayım sizin yanınızda olacağım. Çünkü hayatı kucaklamanın en yüksek yanı bu. Teşekkürler sevgili halkım.''
El Pepe bir coşku selinde uğurlandı. Şu anda seksen küsur yaşında. Maaşının %80'ini fakirlere, talebelere dağıtıyor. Merkezden 3 kilometre uzakta tek katlı, mütevazi evinde yaşıyor. Bahçesinde sebze yetiştiriyor. Onlarla besleniyor. Koruması , yardımcısı yok. Her şeyi eşi. Haftada bir gün kendi kullandığı74 model vosvosuyla eşiyle şehre inip pub da müzik dinliyorlar ve bira içiyorlar. En iyi dostu Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabının yazarı Eduardo Galeano idi. Onu 2015 yılında kaybetti. Galeano’nun ünlü sözü “ Para az değil, hırsız çok. Para azalırken, hırsızlar çoğalıyor.”
El Pepe dünyanın en fakir Cumhurbaşkanı. Halkım zengin olsun bana fakirlik mutluluk veriyor diyor.

Arjantin’e 3 kere gittim. Hep aynı limana “Rosario”. De la Plata körfezinin girişinde "RECALADA" kılavuz gemisinde Arjantin’li, Uruguay’lı kılavuzlar beraber görev yaparlar. Arjantin’e gidecek gemiye Arjantinli kılavuz, Uruguay’a gidecek gemiye Uruguaylı kılavuz çıkar. Bir türlü Uruguaylı kılavuzu alamadık. En büyük arzum El Pepe ile bira bardağını tokuşturmaktı. Bu, hayranı olduğum insanı 13 Mayıs günü 89 yaşında kaybettik. Bence dünya önemli bir değerini kaybetti. Huzur içinde uyu. Unutulmayacak sözü: "Yaşamak bir mesele değil, nasıl yaşadığımız meseledir."
Daldan dala atlıyorum ama modern dünyanın yaşantısı içinde önemli yer tutan eleştiri olgusunu çeşitli örneklerle açmak istiyorum.
Son günlerin önemli konusu: “İstanbul kanalı ve onun bağlantısı, Montreux Antlaşması”. Montreux’den çıkmak demek amiyane tabirle anlatmaya çalışacağım evin anahtarını hırsıza teslim etmektir. Hırsız rahat durmaz aynı anahtarla komşulardan zarar verir. Lozan Antlaşması kapsamında (24 Temmuz 1923) Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıtlayıcı hükümler içeriyordu.
Boğazların yönetimi “Uluslararası Boğazlar Komisyonu’na” devredilmiş, bütün ticaret gemilerine transit geçiş hakkı tanımış kısaca boğazları yol geçen hanı statüsüne getirilmiştir.
Örnek vereyim ; Yunanistan bir kılavuz gemisi getirip Çanakkale Boğazı girişine yerleştirip içine kılavuz kaptanları doldurur kılavuzluk yapma hakkı kazanabilirdi. Ayrıca aynı olay İstanbul Boğazı girişinde de yapılabilirdi. Çünkü Boğazlar hakkında karar “uluslararası Boğazlar Komisyonundaydı” .
Burada ticarete geçişlerini konu alıyorum. Askeri statü çok daha kapsamlı. Büyük mücadeleler sonucu (20 Temmuz 1936) tarihinde boğazların güvenliği Türk Hükumeti tarafına geçmiştir. Sözleşmenin ismi “MONTREUX SÖZLEŞMESİ”’dir.

Montreux sözleşmesinden çıkmak fikri kamuoyunda büyük ses getirdi. İşin içinde gelen 102 emekli amiral “eleştiri değil görüş bildirdiler.” “Aman haa, yapmasın etmesin dediler.” Vay sen misin görüşünü açıklayan. Başlarına gelmedik kalmadı. Bu arada tanrının eli uzandı ve Rusya-Ukrayna savaşı patladı. Amiraller anlatamadı, savaş Montreux’ün ne olduğunu anlattı. Amirallerin ikazı önce muhtıra sonra darbe gelişmesi olarak nitelendirildi. Az gelişmiş veya monarşi ile yönetilen ülkelerde asker darbe yapar. Ama denizcilerin darbe yaptığı görülmemiştir. Ayrıca emekli insanları kim dinler ?
Türkiye ne az gelişmiş, ne de monarşi ile yönetiliyor. 2010 yılında emperyalizmin menfaatlerine ters düşen olguları Türk Deniz Kuvvetlerine mal ettiler. Balyoz başta bir sürü suç unsuru üretip donanmanın seçme amirallerini, subaylarını içeri tıkıp Türk Deniz Kuvvetlerinde büyük yara açtılar. Neydi sebepler?
1. Amerika başta emperyal kuvvetler Montreux’dan dolayı Karadeniz’e çıkamıyor, bunun sebebi de Türk Deniz Kuvvetlerine yükleniyordu.
2. MİLGEM projesi. Türkiye’nin askeri denizcilik alanında bağımsızlık kazanma ve yerli teknolojiyi geliştirme yolunda en önemli adımlardan biri olmuştur. Bu proje sayesinde Türk Savunma Sanayinin ihracat potansiyeli artacaktır.
Özetin özeti: Sen beni engelliyorsun, haddini aşıyorsun. Milgemin fikir babası Em.Oramiral Özden Örnek başta bütün seçkin amiralleri, subayları toplayıp içeri attılar sonra pardon. Aldanmışız.
3) Ben deniz ticaret bahriyesindenim. Sadece 18 ay yedek subaylık yaptım. Cephane gemisi komutanıydım. Okuduklarımı ve yaşadıklarımı yazıyorum. Haddimi aşıyorsam özür dilerim. Acaba diyorum 1 Mart 2003 tezkeresi geçseydi bunlar yaşanır mıydı?
Netice: Bence büyük proje; Türkiye’yi Antalya Körfezine hapsetmek. Basit örnek, burnumuzun dibindeki adalarımızı elden gitti, Yunanlılar silah yığıyorlar. Kaptan olarak bu adaların önünden defalarca geçtim. Tavşan Adası, Yılan Adası, Eşek Adası, vs. ben bu adalar bölgesini hayvanat bahçesine benzetirdim. Daha esas konu Ege ve Akdeniz’deki “KARBON YATAKLARI”. Tanrı Türk'ü korusun.
Kaptan M.Ali SÖKMEN 72 Gv.



Yorumlar