Çocukluğum
- Alper Akpeçe

- 24 Mar
- 11 dakikada okunur
DAĞ MAHALLESİ (ALTIN DAĞ)
1929 yılının 12 Ağustosunda İzmir'de dünyaya gelmişim. 1933 yılında babamın işi dolayısı ile Ankaraya göç ettik.
İlk kiraladığımız ev Dağ Mahallesindeydi. (sonradan adı Altın Dağ olmuş. Halbuki ben hiç altın falan görmedim.)
Kendiliğinden açılmış uzun bir toprak yolu tırmanarak dağın tepesinin yakınındaki 8-10 evden birini kiraladık. O dağdaki eve çıkmak belki büyükler için o kadar zor olmasa da 4-5 yaşlarında bir çocuk için Himalayalara tırmanmak gibi geliyordu. Bizim oturduğumuz dağın karşısında görkemli Ankara Kalesinin üzerine oturduğu dağ vardı, ama oradaki mahalleler iyi görünümlüydü ve hepsi de kalenin içindeydi. Yani eve girmek ya da dışarı çıkmak için büyük kale kapısını kullanmak zorundaydı ora insanları. O kale kapısını geceleri kapatırlar mıydı? diye hep düşünürdüm.
Bu iki dağın arasından Ankara'nın pis suları akardı ve adı 'Bent Deresi' idi. Ben yüzmeyi bu derede öğrendim. Bugünkü sağlığımı ve mikroplara karşı dayanıklılığımı pis Bent Deresi'nin mikroplarına borçluyum gibi geliyor bana !!!
Derenin Kale Dağı tarafında dere kıyısına yakın evler vardı. Ayaklarını dereye sarkıtmış kadınlar görürdüm bazı sabahları. 'Allah Allah bu kadınların evlerinde işleri yok mu ki ayak ıslatma keyfini yaşıyorlar diye pek şaşardım. Sonradan öğrendim ki, o evler 'Genel Ev'ler imiş; kadınlar da gecenin yorgunluğunu çıkarıyorlarmış; Eee, ne de olsa hayat zor!!!
Bizim evlerden sonra kısa bir yürüyüşle dağın tepesine ulaşırdım. Orada dağın en tepesini belirlemek için dört ayaklı kocaman bir dikme vardı.
Bahar aylarında oralarda çiğdem çıkardı kendiliğinden. Kökleri çok lezzetliydi. Topraktan kanırtarak çıkarır, köklerini yerdim.
Komşulardan biri karısının pişirdiği un kurabiyelerini kahvecilerin kullandığı, tepesinden tutulan cam ile örtülü çay taşıma tepsisi ile satmaya götürürdü her sabah. Bahçe duvarları üzerinde dolaşan beni görünce bana bir tane verirdi. Lezzetli kurabiyeyi yerken zevkten dört köşe olurdum.
Kış geldi. Kar diz boyu. Annemin de küçük kız kardeşimi doğuracağı tuttu. İki komşu kadın karları ayakları ile ite ite annemi kollarına girip doğumhaneye götürdüler. Allaha şükür ki, kız kardeşim bir sorun çıkmadan bu soğuk dünyaya çıktı geldi, hoş geldi. Bebekler hep tatlı olur; o da tatlıydı.
Bahar geldi. Babam Cebeci'de bir ev kiraladı. Ninemi (annesini), halamı ve ablam Sevimi o eve götürdü. Dağbaşına çıkan yolun ilk virajında birkaç evden oluşan küçük bir mahallede bir oda kiraladı. Annemi beni ve bebek kardeşimi de oraya koydu. Bu durumdaki yaşantımız ne kadar sürdü, anımsamıyorum.
ŞEHİRE İNDİK
Ancak kısa bir süre sonra ninem rahmetli oldu. Cebecideki ev kapandı. Hacıbayramda üç katlı bir eve taşındık. Çok şükür artık dağdan inmiş şehirli olmuştuk. Üç katlı evin biz sadece orta katını kiralamıştık. Üst katta ev sahibi oturuyordu, giriş katı da depo olarak kullanılıyordu. Hacıbayram camisinde tarihi kalıntılar vardı. Çok yetkinliklle oyulmuş taşlar, sütunlar benim çok ilgimi çeker onları özenti (heves) ile incelerdim. Fvden çıkıp sokakta sağ tarafa yürüyünce önce camiyi geçer, bir kaç evin bulunduğu bir dar sokak çok hareketli Karaoğlan meydanına çıkardı. Sağ tarafta Ulus Meydanından gelen Anafartalar caddesi geçerdi. Yufkacı, peynirci Burla Biraderlerin büyük dükkannı sol tarafta göze çarpardı Karaoğlan meydanında. Çok uzattım ama bunlar benim çocuk beyime yerleşmiş görseller; söz konusu etmeden geçemedim.
Hacıbayramda uzun süre oturmadık. Yine Karaoğlana yakın bir mahalle olanTahtakale'ye taşındık; ne kale gördüm, ne de tahtasını. Evimiz Devrim İlkokulunun tam karşısındaydı.
Babam bu mahallede bir bakkal dükkanı açtı, ama bakkallığı uzun sürmedi. TBMM lokantasında garsonluk işini bulunca orada çalışmaya başladı. Ödeneği de iyi idi. Yaz aylarında TBMM tatile girince haliyle babam da tatile çıkmış olurdu. Babam bütün yaz tatilini İstanbulinli ablası ve eniştenin yanında geçirirdi. Ama orada da boş durmaz, bulduğu bazı işlerde çalışırdı. Babamın bize bıraktığı günlük 1, 00 Tl. ile gül gibi geçinirdik.
Evimizin altında bir fotoğrafçı dükkânı vardı. Sahibi bazen bir yere gitmek zorunda kalınca dükkân boş kalmasın diye bana “sana her gün 5 kuruş vereyim gel dükkânda otur” dedi. Bu öneri benim çok hoşuma gitti. Hemen işe başladım. Kazandığım 5 kuruş ile yüz dirhem ekmek içine bol soğan, domates eşliğinde beş kocaman köfteyi her gün mideye indiriyordum.
Siyah örtünün altına kafasını sokan fotoğrafcı orada ne yapıyordu da fotoğraf çekebiliyordu; bunu hep merak etmişimdir. Uzun düşüncelere karşın en ufak bir sonuç çıkaramamıştım. İşte şimdi bunu anlamanın fırsatı elime geçti sevinci ile siyah örtünün altına kafamı soktum. Ama siyah örtünün altı zifiri karanlıktı ve gözüm hiç bir şeyi seçemedi ki.... Çalışmamı sürdürebilmek için örtüyü ön tarafa devirip aydınlatmayı sağladım. Böylece bütün görkemiyle kutu ortaya çıktı, iyi de, kutunun büyüklüğüne eşdeğer bir şeyler görmedim içinde; kutunun sağ kenarında bir cep ve içinde 10/15 tane el büyüklüğünde beyaz kartlar; bir de bunların altında dışarı alınabilen ve içlnde su olan iki çekmece. Ayrıca kutunun karşı kenarında küçük bir cam parlıyordu. Şaşırtıcı ilginç bir şeyler bulmamanın düş kırıklığı ile açtığım anlaşılmayacak şekilde kutuyu normal haline getirdim. Ama patron kutunun kurcalandığını hemen anladı ve beni işten kovdu. Halbuki ben hiç hatasız donatmıştım kutuyu. Uzun süre nerede hata yaptığımı bilemedim. En çok beş köfteye canım yandı.
“Gençlik Parkı” henüz yapılmamıştı. Orası yabani otlarla dolu boş bir arsa idi. “19 MAYIS STATYUMU”a yakın bir yerinde Gençlik Ayaktopu takımının 2 katlı sarı bir binasından başka hiç bir yapı yoktu; Biz mahalle arkadaşları sık sık oraya gider yanımıza aldığımız peynir, zeytin ve ekmek ile kır sefası yapardık. Bir gün yine arkadaşım Yakup ile kır gezintisine çık mak üzere yola koyulduk. Daha sokağımızdan çıkmadan üç tekerlekli kavun arabasını gördük ve bir kavun almak istedik; ama kavuncu yoktu ve gelmesini bekledik. Biz beklemedeyken bir kız geldi, Kavunun fiyatını sordu. 2 kuruş dedik. Bir kavun aldı, gitti. Hâlâ kavuncu ortaya çıkmadı. Bir müşteri daha geldi, 2 kavun aldı 4 kuruş verdi. Biz sıcakta beklemekten usanddık, kavuncunun gelmesi umudumuz da kalmadı. Daha fazla bekleme gücümüz kalmadığı için gerek duyduğumuz bir kavun alıp kır gezimize doğru yönlendik.
Kavuncu gelince yakındaki komşular ne olup bittiğini anlatmışlar kavuncuya. O da bize gelip beni şikayet etmiş. Bu sırada babamın evde olması en büyük şanssızlık oldu benim için. O yaşlarda annem beni her gün babam ise yılda bir kez döverlerdi. Annemin dayağı beni okşar, sever gibi gelirdi bana. Ama babamın yıllık dayağı dayanılır gibi değildi. Çocukluktan çıkıncaya kadar yediğim babamın dayakları nedeni ile oldukça sağlam ve dayanıklı bir yapı kazandığımı sanıyorum. Kenarda sessizce ağlayan annemi gören babam merhamete gelip dayağı kesmiş. O günden beri annemin göz yaşlarına borcum büyüktür. Cezanın dayak bölümü sonlandı ama sonraki bölümü daha ilginçti. “sen sokakta oynamaya uygun bir kişi değilsin. Bundan sonra sana sokak yasak. Senin yerin artık hapishane.” İyi de, hapishane nerede? Hapishaneye tıkılınca öğrendim: TBMM; Evet “TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ.” TBMM lokantasında babam garson olarak çalıştığı için beni de yanında götürmeye başladı. Böylece sokakta değil hep onun yanında olacaktım. Lokantanın mutfak bölümünde beni bir sandalyeye oturttu, kendisi de çalışmaya başladı. Orada birkaç saat oturdum. Sıkıntıdan patlayacak hale geldim. Babnam da bunun ayırdına varınca “git bahçede dolaş, saat tam 12’de burada ol” dedi. Ben kuşlar gibi uçarcasına bahçeye çıktım. Meclis Bahçesi çok güzel ve bakımlıydı. Ben de o güzelliğin içinde kaybolmadan dolaşmaya başladım. Bir süre sonra zaman akışının ayırdına vardım. Orada yürüyen ve yeleğinde köstekli saati bulunan beyef endiye acaba saat 12 oldu mu? Korkusu ve telaşı ile
-Amca saat kaç? Söyler misiniz
O da böylesine telaşlı çocuğu tanımak isteği ile
-Sen kimin oğlusun?
-Bekir beyin. Hadi amca saat kaç?
-Ne iş yapar baban?
-Meclıs lokantasında garson. Amca saat 12 olmuş mu?
-Tam 12
Demesiyle ben sanki fırtına oldum ve aşçıhanedeki yerimi aldım. Babam geldiğimi de gördü. Kısa bir süre geçti. Babam yanıma gelip elimden tuuttu ve beraberce lokantaya girdik. Masalar boştu. Yalnız masanın birinde bir beyefendi oturuyordu ve biz ona doğru yürüdük. Yaklaşınca oturanın bahçede saati sorduğum beyefendi olduğunu gördüm. Millet vekiliymiş. Başımı severek okşadı. Babamla beni konu alan bazı konuşmalar yaptılar. Bu arada Beyefendi cebinden çıkardığ 25 kuruşu avucuma koydu. Teşekkür ettim. Ayrıldık. (O günlerde ekmeğin okkası 8 kuruştu)
Bir ay geçti. Meclis tatile girdi. Benim hapishane kapandı. Ben de özggürlüğüne kavuşup sokağa döndüm.
İlkokul öğrencisi olduğum yıllarda Ulus Alanına 500-600 m. yakınındaki İsmet Paşa mahallesine taşındık.
O ev elektrik ile aydınlatılıyordu ve ben ilk kez 'ELEKTRİK' denen bir şeyle karşılaşmıştım; çok ilgimi çekti. Ampulun içi göründüğü için onu günlerce inceleme olanağı bulabilmiştim. Yukardan iki tel inip ampulun ortalık yerinde daha kalınca bir tel ilebirbirine bağlanıyordu. Duvardaki düğmeyi çevirince bağlantıyı sağlayan tel parlıyor, etrafına ışık saçıyor ve oda nurlar içinde apaydınlık oluveriyordu.
Bu şeytan işi nasıl oluşuyor? Hem aklım almıyor, hem de merakımı zıvanadan çıkarıyordu. Düğmeyi çevirince ampula ne geliyordu da parlaklık ve aydınlık oluşuveriyordu?
Hiçbir şey anlamadan uzun bir süre geçti. Ama olayı bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Sonunda “ELEKTRİK” denen görünmez bir gücün telin içinden ilerlediğini ve ampuldaki kalın teli parlattığını öğrendim. Zaten eve döşenen şeyin adı da elektrik. Ama “ELEKTRİK” denen şey nedir? Bu kafamda uzun süre bir gizem olarak kaldı. Zamanla elektrik, ampul, elektrik düğmesi, elektrik saati ve sigortalarını bilir oldum; bu nasıl oldu? Size Bir şey anlatamayacağım, çünkü ben de olayların gelişimini şimdi anımsamıyorum.
Yıl 1942, 4. sınıftayım. Oturma odamızın (zaten 1 odamız vardı) elektrik düğmesi bozuldu. Ben sanki kırk yıllık elektrikçiymişim gibi bilgiç hareketlerle elektrik saatinden sigortayı çıkardım, sonra düğmeyi duvardan söktüm. Elektrik dükkanından daha çağdaş bir düğme aldım. Ancak bu düğme bizim duvara uymadı, teller kısa kaldı. Haliyle iş ertesi güne kaldı. Kimse elleyip çarpılmasın diye açıkta kalan ucu açık telleri çaputlarla sardım sarmaladım. İzole bantım yoktu, zaten hiç görmemiştim, bilmiyordum. Ertesi gün bizim eski yapım düğmeden aldım, taktım, işi bitirdim.
O yıllarda ben zaten bizim sokağın yani komşularımızın elektrikçisi olmuştum; kimin bir elektrik arızası olsa beni çağırırlardı. Yine bir gün bir komşumuz telaşla beni çağırdi: “İlhan oğlum radyo sustu” dedi. Arka kapağını aldım. İçi çok tozluydu. Lambaları söktüm .Lambaları, yuvalarını ve radyonun iç bölümünü iyice temizledim. Söktüklerimi yerlerine taktım. Radyoyu açtım. Radyo bangır bangır bağırdı. Komşumuz çok sevindi; “nesi varmış” diye sordu. “Bak orası meslek sırrı , söylenmez” deyip geçiştirdim. Ne diyeyim, ben de bişey anlamadım ki!!!
Yumurtayı çok sevdiğim için tavuk besleyip yumurtalarından yararlanmayı aklıma koydum. Bahçeye bir kümes yaptım. Her gün hiç ara vermeden yumurtlayan ligorin cinsi bir tavuk ve bir de arkaşlık etsin diye horoz aldım. Bir folluk yaptım, kümesin içine yerleştirdim. Yumurtlayacak yerin folluk olduğunu anlatmak için bakkaldan bir yumurta alıp folluğa koydum. Nereden geldiğini pek anımsayamadığım bir tavuk daha edindim. Ligorin gibi asil olmamasına karşın o da her gün yumurtluyordu.Tavuklarım follukta uzun süreler oturup bana her gün iki yumurta veriyorlardı, ben de onları mideye indiriyordum. Yumurta zengini olduğum için mutluydum.
Bir gün bir baktım follukta bir civciv var !!! Şaşırdım. Bakkaldan aldığım yumurtadan bir civciv çıkmıştı. Cik cik diye bağırıyor annesini arıyordu, zavallı. Tavukların hiç biri civcive sahip çıkmadı. Zorunlu olarak annelik görevini ben yüklendim. Yaşantımda hiç tavuk anne olmamıştım, ama elimden geleni yaparak civcivi mutlu etmeye çalıştım. Onu öbür tavuklardan ayırdım. Besldim. Büyüttüm. Palazlanınca kümese koydum. Büyüdü, tavuk oldu. Horoza cilve yaptı. Horoz hareme gelen bu gencecik haremini çok sevdi. Sonuçta her gün değil ama o da yumurtlamağa başladı. Artık ben de kendimi yumurta kralı gibi görmeğe başladım.
Ben genellikle bahçede, odamızın pençeresinin dış dibinde, kümesin yanında ders çalışırdım.
O günler evlerde kullanımı kolay ocaklar yoktu; bahçede yumurta pişirip yemek çok zahmetli oluyordu. Bu zorluğu kolaylaştırmak için kolları sıvadım; bir inşaat tuğlasının düz olan alt yüzüne yarım sm. Çapında kanal açtım. Elektrikçiden bir rezistan teli aldım ve açtığım kanala döşedim. Tuğlanın dar olan yan yüzüne bir priz yapıştırdım ve rezistans telinin iki ucunu prize bağladım. Artık ocağım hazırdı. Odadaki lambanın buatından pençerenin çerçevesine bir tel çektim. Pençere kasasına bağladığım prize telleri bağladım. Ocak prizine takılı uzatma kablosunun fişini pençeredeki prize soktum. Tuğlanın kanallarındaki rezistans kızardı. Az zeytinyağı koyduğum küçük tava içinde yumurtayı pişirdim, yedim. Böylece her gün kendime yumurta ziyafeti çkmeye başladım. Afiyet olsun.
“Bu kadar elektrik ile uğraşırken seni hiç elektrik çarpmadı mı?” sorusu akla gelebilir. Çarpmaz olur mu? Çarptı doğallıkla. Etkisiz çarpmaları bir kenara bırakırsak; çalıştığım pençerenin önünde bir kişilik küçük bir yatak vardı. Ben hep onun üzerinde oturarak iş yapar ve yatağın yalıtkanlığından yararlanırdım. Ama bir gün bir hata yaptım ve 220 volt beni yataktan aşaya attı.
Babam Ulus Meydanına yakın işlek bir çarşıda birisiyle ortak bir kebabçı lokantası işletiyordu. Lokanta dediğime bakmayın, 5-6 masalık bir kebabçı. Sadece tandır, döner ve köfte servisi yaparlardı. Çok lezzetli olduğu için müşteriler sıradaydı hep. Kebab salonunun (salon falan değil canım büyücek oda) üstü bir odalı evdi. Babamın ortağı karısıyla orada oturuyordu. Yandan bir tahta merdivenle çıkılırdı yuardaki odaya. Merdven basamaklarının arka tarafları kapatılmamış, kebabların pişirildiği mutfağa bakardı. Beni çok seven aşçıbaşı Hüseyin amca merdiven basamak aralıklarından bana ekmek arası kebab verirdi. Dünyanın hiç bir yeriinde bulunmayan nefis kebabları ben merdiven basamakları arasından yerdim.
O günlerde öğrencilerin yarısı sabah, geri kalan öbür yarısı da öğleden sonra öğretim görüryorlardı. Ben sabah grubundaydım.
Tanış olduğumuz bir komşumuz vardı, Adam marangozdu ve Tahtakalede bir marangoz dükkanı vardı. Ben sabah okula gider öğleden sonra bu amcanın dükkanında çalışırdım. Benden başka iki kişi daha vardı ve biz üçümüz yaklaşık olarak 35x25x13 sm. boyutlarında tahta kutu yapardık. Bu kutular belli bir adede (300-500 gibi) ulaşınca bir at arabasına yüklenir ve Çankaya yokuşundaki Polonya sefarethanesine götürüp teslim edilirdi. Bu taşıma ve teslim işi de nedense hep bana verilirdi. Bir keresinde bu kutuları ne yaptıklarını sordum. “Kuru üzüm, badem ,sarı leblebi gibi kuru yemiş doldurup Polonya’ya gönderiyoruz” demişti oradaki bir görevli.
Bir gün. Patron 4 tane pişmiş kuzu kellesi almış, bir kutu içine koymuş; bana “bunları bizim eve götürüver” dedi. Ben kutuyu yüklendim ve yola çıktım. Bizim evin önünden geçerken çişim geldi, sıkıştım. Eve daldım. Evde kimse yoktu.Ben kutuyıu bakçede kapı girişine bırakıp, telaşla helaya gittim, çişimi yaptım. Döndüğüm zaman kutuda bir kellenin eksik olduğunu gördüm. Etrafa bakındım, hiç bir şey göremedim. Marangozun karısına durumu açıkladım, ama pek inandıramadığımı sezinledim. Bu nedenle komşuluğumuza bir soğukluk girdi. Ben de marangozluk işini bıraktım. Zaten ilkokuldan mezun olmuş, ortaokula başlayacaktım.
Mahalede benim yaşımdaki arkadaş grubumuz yavaş yavaş palazanmaya başladığından toplumun ilgi alanını dolduran ayaktopu (football) oynamaya biz de başladık, bez toplar ile. Bizden büyük bir abimiz de bizim antrenörlüğümüzü yüklenmişti. Bir maç yaptık. Antrenör abimiz hepimizin oyununun iyi ve kötü yanlarını belirterek yorumladı. Bana sıra gelince “sen sıfırsın” dedi. Bunun üzerine ben bir daha ayaktopu oynamadığım gibi bu spor ile arama bir soğukluk girdi ve ömür boyu ilgisiz kaldım ayaktopuna. YD Okulunda en yakın arkadaşım Metin Epçim (Mk.56) benim bu ilgisizliğimi hep yadırgamıştır; “yahu bana ne Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş takımlarından. Olar benim babamın oğulları değil ki; herhangi bir takımda benim bir yakınım, ya da örneğin kardeşim oynasa o zaman o takımı tutmam için bir neden oluşur. Bunun dışında benim bir takım tutmaya aklım yatmıyor, sevgili takım sever arkadaşlarım. Milletler arası maç yapan milli takım benim ayaktopu ilgisizliğimin dışında kaldığını söyleye gerek yok, doğallıkla.
Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin arkasında boş bir arazi vardı ve bunun ortalık yerinde büyücek bir bina vardı. Adı “Taş Metep”idi. Ortaokula orada başladım. Birinci sınıfta İFTİHARa geçtim; parlak bir öğrenci olduğum için değil, sınıf tembel ve zayıf öğrencilerle dolu olduğu için; ben onların sönüklüğü içinde parlamışım!!!! Bu işe ben de şaştım.

O günlerin Ankara'sında en gözde araç BİSİKLET idi. Çocuklar çoğunlukta olmak üzere, çok kimsenin bisikleti vardı. Ama bir bisiklet edinmek de pek kolay değildi, o günlerde. Önce çok pahalı bir araçtı. Pahalı aracı satın almakla iş bitmiyordu. Yani yeni aldığın bisiklete atlayıp evine gidemezsin. Numarası olmayan bisikletini polis yakalarsa seni başka bir polis eşliğine 4. şubeye gönderir ve orada yüklü para cezasını ödemen gerekirdi. Trafik şubesine bir dilekçe ile başvurarak bisikletine numara almak zorundaydın.

O günkü devlet yönetiminin kuralları böyleydi ve iyi bir vatandaş olarak da uymak zorundaydık.
Bisikleti olanlara büyük bir özenti ile bakarak benim de bir bisikletim olmasını istiyordum, ama bölesine yüksek parayı ödeyecek gücü yoktu ailemin. O zaman ben de Hergele Meydanında hurdacıları dolaşmaya başladım. Hurdacılarda bulduğum bisiklet parçalarından kendime bir bisiklet yapmayı düşündüm. Bu hurdacıların birinde çırılçıplak bir kadro buldum. Üzerinde direksiyon, sele, tekerlekler ve pedallar yoktu. Yani gerçekten çırılçıplak bir kadro. Cebimdeki parayla alabileceğim kadar da ucuz. Onu aldım. Eve getirdim. Sıkı bir temizlikten geçirdim. Eski boyaları kazıdım. Kadro pırıl pırıl ortaya çıktı.
O günlerde sinekleri öldürmek için flit pompaları bulunurdu her evde. Bizdekini aldım. Içindeki ilacı boşaltıp incelttiğim boya ile doldurdum. Boya ya kırmızı ya da yeşildi. Pek anımsamıyorum, bu günlerde. Kadroyu püskürtme boya ile bir güzel boyadım. Kadro yeni gibi oldu. Ön tekerlek çatalı, direksiyon, sele ve pedalları da hurdacılardan yok pahasına alarak, temizliklerini yaptım, gereken yerleri boyadım, kadrodaki yerlerine bağladım.
Ön ve arka jantları aldım. Telleri janta bağlayan uzun somunları çevirmek için daire şeklindeki anatarı edindim. Ön tekerlek çatalında jantların yalpa ayarını yaptım. Bu işlerin üstesinden gelmek için evimizin yakınındaki bir bisikletçi dükkanın sahibinden ufak defek gereksinimleri ve bilgileri edindim.
Merak dürtüsü ile boş zamanlarımı bu abinin dükkanında geçirmem ve kaba işlerde ona yardım etmem çalışmalarımdaki başarının temelini oluşturmuştur.
Az yamalı iç, az yıpranmış dış lastikleri bulmak zaman aldı, Sonuçta bisikletim kullanılabilir bir duruma geldi; hemen 4. Şubeye gidip numara aldım; arkasından bisiklet ehliyeti çıkararak alnımın akı ile bisikletimi kullanır oldum. Bisikletim çok şıktı ve herkes imrenerek bakıyordu.
Ne kadar süre kullandığımı anımsamıyorum; mahalle arkadaşlarımdan birine 40 Tl.na bisikletimi sattım. 50 lira karşılığında kurs didonlu bir yarış bisikleti aldım. Bunu da büyük bir titizlikle elden geçirdim; şıkır şıkır oldu. Yine bisikleti çok beğenen bir mahalle arkadaşıma 60 Tl.e sattım. Bisikletlerde fren güvenliği bakımından en beğenilen sistem “çubuk fren” ile donatılmış bir bisiklet buldum ve 70 Tl.na satın aldım. Bu bisiklet alış verişinin sonu oldu. Çünkü en beğendiğim bisikleti bulmuştum artık.
Kısa bir süre sonra, 1948 yaz başı İzmir'e göç ettik. Liseyi bitirip YDO'na girinceye kadar en sevdiğim bisikletim ile İzmir'in altını üstüne getirdim.
1949 sonbaharında YDO giriş sınavlarını kazandım. Artık denizci olacaktım ve bütün benliğimle DENİZe dönük yaşamağa başladım. Daha kötüsü en sevdiğim bisiklet bile yaşantımdan çıkıp yok olmuştu. Tatillerde İzmir'e gittiğimde bisiklete hiç binmediğim gibi, onu nereye bıraktım? Kime verdim ya da sattım? Şu anda küçücük bir anımsama yok belleğimde. Sorup araştırma olanağım da yok. Çünkü o günlerin tanıkları artık bu gün yoklar. Vefasızlık etmişim; içim sızladı, gözlerim yaşardı, bisikletime.
Şen ve Esen Kalın.
İlhan Özerdim (Mk. 53)
Şubat 2026



Yorumlar