ERDEMİR
- Alper Akpeçe

- 4 Nis
- 7 dakikada okunur
MESLEK HAYATIMIN MUHTEŞEM 3 GÜNÜ ve M/V ERDEMİR

Bizler M/V Erdemir, Bilbao/İspanya’dan sıfır teslim alan kaptan, baş müh., zabitan takımıydık. Kaptanımız, soyadını unuttum, Kürt İlhan; 2. kaptan Boksör Teoman Akın, 3. zabit Kürt Ekrem (Özdemir!) ve 4. zabit ben. Baş müh. (? Özür dilerim), 2. müh. Metin Öztüfekçi, 3. müh. Osman Şahin ve sınıf arkadaşı Mete (?)... Kadro buydu.
İlk Belçika’ya gidip gübre yükledik. Seferlerin sonunda geldik, en son Ahırkapı açığına demirledik.O zamanlar D.B. Deniz Nakliyatı A.Ş. bir adetti. Sefer dönüşü kaptanlar istirahat etsin diye Abi Latif Kaptan (Beybaba), İstanbul’daki gemilere atanırdı. Varışta gemilere gelir çıkar, gemi süvarisi ile hep beraber demire inerdik. Demirleyince ikisi de gemiyi nöbetçi zabite bırakırdı.
Biz o sefer demire inerken ben makine telgrafındayım. Abi Latif, bizim süvari beye anlatıyor:“Bak Şerif (Kpt. Şerif Karapınar), en güzel ve kolay demir yeri; Beyazıt Kulesi’ni N’ta alacaksın, Sultanahmet’in minareleri transitte, funda bismillah.” Öyle de yaptık.
Anlatırken bazı konuları sizler lüzumsuz görebilirsiniz. Fakat her biri bir sinema filmi şeridi gibi birbirine bağlanacak, tarafımdan montaj edilecektir. Sabredin; macera aksiyon filmi seyrediyormuş gibi havaya girmenizi arzuluyorum. Bir denizcinin aksiyon filmi ilginizi çeker.
Tahmini 1973 sonbaharı. Bir gün ben ve sonradan Metin ağabeyin yerine 2. müh. gelen tertibim, hayranlık derecesinde sevdiğim rahmetli Cengiz Saydut (Baba) (1967), beraber Ahırkapı demirde yatarken nöbetçiydik. O akşam çok sevdiğim Baba Cengiz’le beraber yarenlik yaptık; hafif esen lodos lumbuzdan giriyor, bize nefes aldırıyor, rahatlatıyordu.
Gece, nöbetçi gemici tak tak kapıda. “Efendim, hava sertledi.” diyerek beni uyandırdı. Köprüüstüne çıkınca karar verdim ve nöbetçi fenerci ile gemiciyi başa yolladım, hayboci ile 9. kilidi suya vermelerini söyledim. Mevki koydum (sahilden uzaklığımı tespit ettim).
Hava sabah iyice sertledi. Hele öğlen vardiya değişiminde, 11.30 civarı, felaket. Telaş eden Abi Latif Kaptan dâhil tüm değiştirme personeli servis motoruyla geldi fakat dalgalar yüzünden bordaya yanaşıp gemiye çıkamadılar. Ben:“Zarar yok Beybaba, biz Cengiz’le ve personelle gemide kalır, nöbete devam ederiz; sorun yok.” deyince motor geri döndü, bizler mecburen gemide kaldık.
Öğleden sonra hava gittikçe sertliyordu. Ben ve Baba Cengiz güverteye çıktık. Ben Cengiz’e: “Baba, ben demiri çifteleyeceğim ama tehlike bizi bekliyor.” deyince, zaten sınıfının akıllısı ve tecrübeli makinecisi Cengiz: “Çeçen, ben de gidip makineyi ısıtayım, öyle dursun.” dedi. “Tamam.” dedim.
Ben 9 kilit demiri vira ettim, 5. kilitte iskele demiri de funda ettim; ilkini sancak demiri hayboci ile 11. kilite kadar kaçırdım, iskele demiri de 6 kilit kadar gitti ve aganta.
Tam pruvamda, ismini hâlâ hatırladığım M/V SEMİRA vardı. Bu gemi jilet gemisiydi. O zamanlarda bu hurda gemiler Haliç’e girer, bozmacıya oturtulur, demirinden jilet imal edilirdi. O yüzden herkes bunlara JİLET veya JİLETCİ derdi. İçine isterse çoban olsun bir gemici konur; ne elektrik ne bir şey. O gemicinin tek görevi de akşamları gazlı feneri başa kıça, demir feneri diye çekmekti. Ya görünür ya görünmez dandik fenerler.
Ortalık korkutucu olmuştu. Ben devamlı köprüüstünde duruyor, devamlı Sultanahmet minarelerinin transitine bakıyor, kımıldama var mı diye gözlemliyordum. O dalgalar ve o havada kazık gibi mevkimizde duruyorduk. Bizim VHF’imiz vardı ama daha cep telefonları icat edilmemişti. Bozmacı jilet M/V SEMİRA’da ise iletişime ait hiçbir şeyin olmadığını herhâlde tahmin edersiniz.
O akşam maalesef Baba Cengiz’le sohbet edemedik.Ben yukarıda devamlı köprüüstünde nöbet tutuyor, radarı devamlı çalıştırıyor, gereken mevkileri kontrol ediyordum. Derken; Biz istediğimiz kadar, her ne kadar dalgalarla baş kıç yapsak, salsak da, yerimizde kazık gibi dursak da tam rüzgâr üstündeki M/V SEMİRA hurdasının kımıldadığını gözlemledim. Resmen demir tarıyordu. Bir salınışta 10 metre yaklaşıyordu. Radarda bir mesafe dairesi çizdim. Nöbetçi gemiciye: “Bu leke bu daireye değerse ve ben uykudaysam muhakkak uyandır.” diyerek, yorgun olduğumdan köprüüstündeki kanepeye uzandım.
Gece saat aşağı yukarı 23.30 civarı. 10 dakika olmadı, gemici: “Efendi Kaptan, leke daireye değdi.” diye geldi. Ben radara bakınca, bir salınışta tarama mesafesi tam pruvamızda 15 metreye kadar çıkmıştı.
KALKMAMIZ GEREKECEKTİ.
Burada, konunun ilgisi açısından, rahmetli Levent Kayıket (1964) kaptan abimizden bahsedeceğim. Boğaz’da, Haliç ağzında bir tanker kazası olmuştu. Biz okuldaydık. Hem hocamız hem de Hamit Naci’nin 2. kaptanı, rahmetli Efruz İneceli (bizi tam denizci yapan), bizleri Haliç’te motorla gezdirmişti. İnanın en az sanki 5 cm yakıt var gibiydi denizin üstünde.
İşte o kazada tankerdeki yakıt hepsi akmış; anaforlarla, akıntılarla Haliç’in açığını ve bilhassa Karaköy rıhtımını Galata Köprüsü’ne kadar full doldurmuştu. Bu sırada Levent Kayıket abimiz, Karaköy’de yanaşık M/V EGE yolcu gemisinde nöbetçi 3. zabitti (4. kaptan).
Aklıevvel vatandaşlar Karaköy-Kadıköy çıkma iskelesinin yanından, gazetelerden okuduğumuz kadarıyla, önce yanar sigara, sonra denize kibriti atıyorlar; denizi yakamayınca inatçı pezevenkler gazete tutuşturup denize atıyorlar. Büyük felaket böylece başlıyor. Tüm deniz alev alev yanmaya başlıyor. Büyük Haliç Yangını.
Felaketi gören yakışıklı Levent abimiz gözünün yaşına bakmadan EGE gemisini kaldırıp yangından kurtarıyor, Boğaz sularına çıkıyor. Ve İstanbul, Haliç, her yer yanıyor yanıyor. M/V EGE yanmıyor. Tam tarihini bilmiyorum. Bizim sınıf okuldaydı o sıralarda.
T.D.İ. işletmesi (tabii ki müdürleri) ne yaptı, biliyor musunuz?4. kaptan gemi kaldırmaya yetkili değil diye sayın Levent abimize CEZA verdi.Ne diyeyim, Allah B………v….in! Bu olay cebimizde kalsın.
Ben, belki kalkarız diye, gece yarısı 2 demiri vira ettirdim. İskele demiri göze aldıktan sonra (ki tarayan gemi iyice yaklaşmıştı), hele gece yarısı, sadece balastlı Erdemir’in köprüüstünden pruva sanki burnumuzun dibinde. Sancak demiri tekrar 10 kilite kadar mayna ettirdim. Artık fenerci gemici baş tarafta, öbür gemici dümende; sesler fırtınanın uğultusundan duyulmadığı için kamarotu da pasaparola yapmıştım. Başa gidiyor, koşa koşa geri geliyordu.
Radarda tarama mesafesi 25 ila 30 metreye çıktığı sırada Baba Cengiz’i çağırdım. Başa dürbünle bakınca, “Allah’ım, bu ne?” diyerek bana: “Çeçen, ben makineye iniyorum, galiba kalkacağız, değil mi?” dedi. Ben, “Evet.” dedim.
Bütün bu anlattıklarım, 15-20 dakika zaman dilimi içinde geçen olaylardır. Baba Cengiz makineye inince ben sancak demiri vira ettirmeye başladım. Bozmacı (jilet) bizi teğet gibi geçtiğinde 4 kilit geminin altında kalmıştı. Tornistanla kurtaramazdık, kurtaramadık da zaten ve demir de kesilmedi. Belki tarama durur diye ümit ederek tekrar kalomaya başladık. Bu arada hırça mapası kilidini açtık. Zira artık kalomada 12 kilidi bulmuştuk.
Ben dümendeki gemiciye demir bırakacağım deyince, o da: “Efendim, şamandıra atalım.” dedi. Dışarısı cehennemi andıracak kadar fırtına ve uğultu. Ben: “Bunu sen yapacaksın çünkü baş taraf anlayana kadar zaman geçer. KOŞ!” dedim. “Güvertedeki yük koçosunu (çok ağırdı) bağla.” dedim, fırladı. O gemici de koştu, gündüzden hazır ince ile 1 no’lu ambarın sancak tarafından şamandırayı saldı.
Bu arada D.B. Deniz Nakliyatı nöbetçi müdürü ile de VHF’te haberleşiyoruz. O da bunlar olurken Baş Enspektör, rahmetli kıymetli abimiz Mümtaz Diker Kaptan’ı uyandırmış. Bozmacı geminin son geçişinde durumu anlatıp gemiyi kaldıracağım dediğimi Mümtaz Kaptan’a iletiyor; o da uyku sersemi hâliyle araya usturmaça koysunlar diye talimat veriyor.
Ben: “Kardeşim, ben gemiyi kaldırıyorum, burası cehennem; sonra bana ne yaparlarsa yapsınlar.” deyip VHF’i kapadım.
M/V Semira bir geçti; baş taraf “15 metre efendi kaptan” deyince, bir salışta 30 metre gelen gemi bu gelişte üstümüzde olacaktı. O jiletçi; biz gıcır gıcır, sıfır gemiydik. Paramparça olacaktık. Her salınışta tahmini 60 derece açı yapıyordu.
“Salın demiri, denize bırakın!” diye bağırdım. Zaten hazırlıklı olan fenerci ve gemici açtılar kastanyolayı; ben tornistan makineye, zincir denize. Sonra stop ve ağıryol ileri. Baş kıç yapa yapa jiletin yanından geçip İmralı’ya kadar ağır yolla gittim. 00.50.
Tam İmralı hizasında, 03.00 civarı rüzgâr kesti. Döndüm. 04.00; ortalık sütliman. 07.00’de VHF’i açtım.Nöbetçi müdüre: “Ben Ahırkapı açığındayım, bekliyorum; kaptan gelsin, demire ineceğiz.” deyince,Sayın rahmetli Mümtaz Kaptan ağabeyimize haber veren nöbetçi:“Efendi kaptan, demirlesin.” dedi sizin için. Uyy! Anam. Havaya uçtum sevinçten.
Ben hemen Beyazıt Kulesi N’ta, ağır ağır iniyorum. Sultanahmet minareleri transitte, funda bismillah. Pek ağır yol tornistan. 5 kilit suda, aganta. Stop makine. “40 yıllık kaptan mısın mübarek?” diye kendi kendime sayıklıyorum.
Baktığımızda jilet M/V Semira tam 500 metre bizi geçmiş fakat karaya oturmamış. Bu fırtınada Amiral Fahri Orbay (!) gemisi (nehir sınıfı) Haydarpaşa mendireğine oturdu. Sivas tankerini son anda Atilla Mildon ağabimiz Yenikapı sahiline 100 metre kalınca dönebildi ve M/T Sivas’ı kurtardı. Bazı kosterler hasar gördü.Ve diğer olaylar (?).
Hava güneşli ve güzel oldu. Ben ve herkes şamandırayı arıyoruz. Dürbünle uzaklara bakıyoruz. Göremedik. Ben, herhâlde yük koçosunun ağırlığı yetmedi, kim bilir nerede diye düşündüm. O sırada 1 numara ambarın hizasında gemici bağırdı: “Şamandıra burada!” diye bordayı gösteriyordu. Dablumbazdan bakınca ben de, hepimiz de gördük.
Beybaba Latif Abi ve personel gemiye geldiler. Başladık, önce olayı anlattık. Sonra daktilo, arada karbon kâğıtları; 4 kopya yazıyorum. Latif Kaptan söylüyor, onca olaydan sonra ben sıkıntıdan ıkına sıkına çat çat daktiloda rapor yazıyorum (mizaç olarak yazı işlerini sevmem).
Yazarken: “Gemide nöbetçi kaptan M. Erol Çeçen’e, yapmış olduğu bu başarılı kurtarma ameliyesinden dolayı ………… !!!! ???? ” dedi ve ben durdum. Gerektiği kadar dürüst yaşamaya çalışırım.
“Süvari Bey, bu operasyonu ben dâhil tüm nöbetçi personel müştereken çalıştık; siz bir tek bana teşekkür yazısı gibi yazdırıyorsunuz, bilmem ki yani…” deyince, o muhterem Beybaba, hiç unutmam, başladı ağlamaya. Ve: “Allah sizler gibi gençleri bu denizlere bağışlasın evladım.” dedi ama biz cart, o kadar yazıyı daktilodan çıkardık. O zamanlar bilgisayar, cep telefonu yok. Tekrar karbonlar, dosya kâğıtları, 4 kopya; haydi daktiloya... “Ulan Çeçen, kendin ettin kendin buldun.” diye içimden söylenerek çok güzel bir rapor yazdık; ben ve süvari Abi Latif abimizle beraber.
Ben o gün çıktım. Raporu enspektörlüğe götürdüm. Tabii oturan gemiler, hasar görenler; enspektörlük kalabalık. Raporu verince rahmetli Yılmaz Şenova Kaptan: “Erdemir’deki sen miydin?” dedi.
Sonra: “Be kardeşim, biz yılların kaptanı böyle bir işi zor yaparız da hadi yaptın, şamandıra atmak da nereden aklına geldi?” deyince ben: “Efendim, o benim aklıma gelmedi; serdümendeki gemici söyledi, onu yolladım, o halletti.” deyince, “Tamam kardeşim, sen evine git hadi.” diye beni uğurladı. 😊
Lodos yönünde denizde yatan zinciri maçunla tarakla alıyor, zinciri loçadan veriyor ve ırgata alıp zincirliğe istif eden operasyonu yürüten kardeşim Selçuk Genç (1968) kaptandır. O bana anlattı. Zira ben merkeze çekildim.
O akşam ben mutluluk sarhoşluğu içindeyim ama acaba bana ne ceza verecekler diye de endişeliyim. Herkes, “4. kaptan gemiyi kaldıramaz; vaktiyle Levent Kaptan yaptı, buldu cezasını.” diye söylentiler içinde.
Ben uyudum uyumadım, beni sabaha doğru Fındıklı merkeze çağırdılar. Bindim arabalı vapuruna, gittim. Beni gülümseyerek karşıladılar. Güverte Enspektörü Güntekin ? Bey: “Kardeş, biz sana 1 maaş ikramiye, 5 gün de mükâfat izni verdik. Evine git, istirahat et. 5 gün sonra gel.” dedi.
Uy! Babam. Neredeyse havaya uçacağım. “Sağ olun.” dedim, vınnn!
Kabataş Arabalı’ya (Üsküdarlıyım) gidiyorum ama sanki yere basmadan. İçeride oturamadım. Arabalının küpeştesine dayandım. Sevinçten denize atlamak istiyorum. Her zaman kahveye uğrarım; bu sefer aldım rakımı, doğru eve. Oğluma sarılıp öpüyor, karıma kafa kol girişiyorum. Tabii ki anlattım. Bana bir sofra döşendi, sormayın. İçiyorum; sevinçten sarhoşluk hak getire, rakıya yazık oldu.
Efendim, bir maaş ikramiyemi alamadım. 5 gün izin yaptım, sonra Giresun’da M/V Keban’a, beni isteyen gaip 2. kaptanım muhterem insan Mehmet Hazne’nin yanına gittim.
Makineciler raporu okumadan “Biz de ikramiye isteriz.” diye olay çıkarmışlar. Ve ne ben ne de onlar ikramiye alamadık.
Daha sonra ben Kuruçeşme’den otobüse binince, o olayda nöbetçi makine lostromosu Muammer (?) de otobüste.
“Yahu, niye mani oldunuz? Ben raporu müşterek yazdırmıştım. Bırakın ben nakit alayım, siz de sonradan mecburi alırdınız.” deyince,
“Sorma Çeçen Kaptanım, öyle eşeklik ettik ki işin içinde ben vardım ve elebaşı da bendim. Nereden bileceğim sizin raporunuzu?” deyip benden özür dilemişti. 😊
İşte benim MESLEĞİMDE MUHTEŞEM 3 GÜNÜM.Sağlıcakla kalın.
M. Erol Çeçen 1967
Uz. Y. Kpt. Klvz. Kaptan



Zevkle okudum. Olayı gemideymişim gibi yaşadım. Çeçen ağabeyimizin genç yaşındaki cesareti ve kendine güveni için taktir ettim.
Bu gibi olaylar karşısında aksiyon alma ancak mesleğini seven ve her seviyede gemi adamının söylediklerini iyi dinleyip doğru analiz edenlerin işidir diye düşünüyorum.
Sağlıcakla kalın.
MK. 79 Erol PINAR