YAŞADIĞIMIZ ZAMAN DİLİMİNDE
- Alper Akpeçe

- 12 Oca
- 4 dakikada okunur
Antik düşünceyle başlayan ve varlığı bir bütün olarak kavrayabilen sistem arayışları çağlar boyunca sürdü. Ben senelerce düşüncelerimi kendi içimde yaşadım. Dışarıya vurmaya, ortamla paylaşmaya yaşadığım zemin müsait değildi. Müsait olmayan zeminde bir cesaretle gelin el ele verelim dedim.... kovuldum.

Kılavuz kaptanlar emeklerini ortaya koyarken sömürüldüklerinin farkında değillerdi. Toplumu örgütler, çarmıhlara sarılarak metrelerce tırmanıp kazandıklarımızı emperyal sistemin rantiyecilerine yedirmeyelim umuduyla yola koyuldum.... netice kovuldum.
Açıklamak ve yorumlamak için bir temel ilke bulmak ve her şeyi bu temel ilke ekseninde tutarlı bir bütün halinde düşünmek bana göre insan aklının bir ihtiyacı olarak görünüyordu. Önemli olan, düşüncenin bütün biçimleri için geçerli farklı alanlar hakkında konuşurken tutarlı bir bütünlük sağlayabilmekti. Galiba ben bu bütünlüğün dışında kaldım.
Bir düşünce. İnsan gelecek ve meslek hakkında konuşurken ; sanat, ahlak, yaşananlar hakkında düşünceler ileri sürerken de koyduğu ilkeler tutarlı olabilmeliydi.
İlkeler “ şeytanın boku” etrafında dönerken gerçekleri aramak, toplumun geleceğini konuşmak yaşadığımız zaman diliminde imkansız.
Yaşadığımız zaman diliminde görmeyen veya görmek istemeyen, düşünmeyen, konuşmayan bir toplum olduk. Mesela, mesleğimizin karakterinde dünyaya entegre olmamız engellendi. Toplum içinde ben yaparım diyen, her hareketi kendine yontanlar engelledi. Onları sadece kendilerine inanan zavallı, az gelişmiş ve gelişemeyecek olanlar desteklediler ve geleceği bitirdiler. Bu insanları Avni Arbaş’ın görüşüyle özdeşleştiririm.
“ Bazı kimseler öğrenemediklerinden asla vazgeçemezler.”
Bu, ben yaparım diyenler bir yerde insanların eksikliklerinden faydalananlar önce evin camını kırarlar sonra ben camcıyım, cam tamiri yaparım diye evin önünde gezerler. Bu kifayetsiz muhterislerin cam tamiri ile ilgileri yoktur. Her şey kendi çıkarları içindir.
Hepimizin hedefleri var bu zaman diliminde. Ne yazık ki sürdürülebilir başarı, sürdürülebilir üretim, sürdürülebilen mutluluk da yok.... önünüze şeytanın boku çıkar ve her şey biter. Öyle bir sarmalın içindeyiz ki çıkamıyoruz.
Mesela ben. Bugüne kadar içinde bulunduğum hayatı, bu yaşananları gereğinden fazla ciddiye almışım. Kendimi eleştiriyorum ama düşünürsek gerçekler ortaya çıkıyor. Mesela, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, küskünlüklerimiz.... küçücük ömrümüzde okyanusta bir damla bile değiliz. Yani kafaya taktığımız şeyler büyük resme bakınca küçücük ve çok anlamsız.
Diğer yönden ; kin, nefret, intikam, kıskançlık, kızgınlık.... bunlar önemsenecek ruh halleri. Bana gelirsek kimseye nefret duyacak kadar ÖNEM VERMEMEYİ SONUNDA ÖĞRENDİM. Yaşadığım hayat diliminde bu anlamsız detaylardan uzaklaştıkça daha özgür, daha huzurlu hissettim kendimi. Deneyin pişman olmayacaksınız.
Köprüde tel koptuğu için intihar eden Japon mühendisin zihniyetinde olsaydık ülkede nüfus biterdi. İyi ki aynı zihniyeti paylaşmıyoruz.
Ayrıca bu ülkede insanlar kaderlerini sevmiyorlar. Kaderleriyle mutlu olamıyor “kaderlerine razı oluyorlar”. Bu razı olmak da maalesef kadersizlikle sonuçlanıyor.
Her mesleğin içinde değişik sektörler vardır. Denizde 10 sene çalıştıktan sonra “ kılavuz kaptan” olmaya karar verdim. Daha açıkcası ben değil çevrem, arkadaşlarım ve ailem karar verdi. Sonuçta kılavuzluk mesleğini bilmeden kılavuz olmanın zorluklarıyla karşılaştım. Açıklarsam, ortam benim düşündüklerimin çok dışındaydı. Sosyal yaşantı, meslektaşlar arasındaki davranışlar bana uygun gelmedi. Staj döneminde bırakıp denize dönmeyi düşündüm, yine çevre ve aile baskılarıyla karşılaştım.
Gemide düzeni kaptan kurar ve o düzen devam eder. Ben bu meslekte kurulmuş bir düzenin içine geldim. Maalesef sonunda ister istemez bu düzene uymaya çalıştım. Ne kadar uydum ..... ?
Daha sonra bir ekol yaratıldı. Bir rol model ortaya çıktı. Sonuçta meslek, gelecek etik davranış ortadan kalktı. Ortaya çıkan ve değer kazanan “ şeytanın boku”. Ayrıca bu rol modelin denizciliği de yok.
Yalnız hemen açıklık getireyim, mesleki olarak çok faydalandığım büyüklerim de oldu. Soğukta titrerken altına sığındığım battaniye gibiydi önerileri. Hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Onlar beyaz atlara binip gittiler. Geriye ... ? Neyse hayat akıp gidiyor.
Yaşantım çoğunlukla bir balıkçı kasabasında geçiyor. Karadan uzak deryaya yakın. Evim az eğimli bir rampada. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış ya, hayalimde Ernest Hamingway’in Küba sına gidiyorum. Havanalı balıkçılardan biri oluyorum. Avladıkları balıkları kooperatife teslim ettikten sonra köylerine dönerken rampada şakalaşan, itişen kakışan balıkçılardan.
Eve dönerken hanıma omuz atarım, şaşırır. Yanındakinin Kübalı balıkçı olduğunu nereden bilsin.
Karada beni yönlendiren, derin düşüncelere götüren büyüklerim oldu. Onların başında bu ülkenin tartışmasız en büyük ressamlarından Avni Arbaş gelir. Yaşamı bir film setine sığmaz. Eşi doğum yaparken ölmüştür. Paris’te zor zamanlar geçirir. Maddi sıkıntılar had safhada. İkinci eşi Madam Henriette bu sıkıntılara dayanır. Bu arada Paris’in ünlü ressamlarından bir Avni Ağabeyi davet eder “ Resimlerini bana ver benim imzamla galeride satalım iyi para kazanırsın “ der. Avni ağabey “ Benim mesleğim, fırçam satılık değildir” der. Evde merakla eşini bekleyen Madam Henriette neticeyi öğrenince “ Böyle dürüst bir kocam olduğu için Paris’in en mutlu kadınıyım” der ve boynuna sarılır. Avni ağabey akşam üstü Paris’in bulvar kahvelerinden birinde espressosunu brandiyle beraber yudumlamasını anlatırdı. Ağabey Fransa’da niye İtalyan kahvesi içiyorsun sorumuza “ Floransa’da dostlarım var, onları hatırlıyorum” derdi. Hep beraber Foça’dan Paris’e giderdik. Dedim ya yaşamın bir basamağı da hatıralar.
Ben kendimi, beklentilerimi hep yukarıda tutmaya çalıştım. Ama olmuyor. Okurken, araştırırken, yaşarken bildiğimi zannettiğim konularda çok eksiğim olduğunu gördüm. Bunların başında tecrübe geliyor. Tecrübenin de kazık yedikçe öğrenilecek bir şey olduğunu böylece öğrendim.
Aynı yola koyulurken aynı düşünceyi ya da sevinci yaşamamız gerekir. İstanbullu Rum dostlarımızın efsane 3k bileşkesi “ kaderde, kederde,kadehte bir olalım” .
Aynı düşünceyi, aynı acıyı ya da sevinci paylaştığımız zaman güç birliği doğar. Yani “ ÖRGÜTLENMİŞ OLURUZ”. Başarı ondan sonra gelir. Biz nerede veya nerelerde örgütlendik? Umutlarımızı , hayallerimizi paylaşamıyoruz. Çünkü hepsini çaldılar. Bizlere maalesef bir umut krizi yaşattılar.
Yaşadığımız zaman diliminde Yazımı “ Mikis Teoderakis’in sözleriyle bitireyim. “ Bugünlerden geriye, bir yarına gidenler kaldı. Bir de yarın için direnenler”. Bizler yarınlar için direndik ve KOVULDUK.
Denizlerin Sokak Çocuklarından
Emekli Kılavuz Kaptan
M.Ali SÖKMEN



Kaleminize sağlık abi , bugünde değişen hiçbir şey yok. Doğru söyleyenin yeri onuncu köy.