YUNUS’UN HİKAYESİ
- KIVANÇ ERGÖNÜL
- 1 Ağu 2025
- 7 dakikada okunur

Ne zamandı sormayın hiç bana .Denizin ortasında sadece devasa bir su kütlesi ve gökyüzü ile baş başa kaldığınızda zamanın pek de bir anlamı yoktur. Üç bin sene öncesi veya şimdi çok şey fark etmez , deniz aynı deniz ,gökyüzü her zaman aynı yıldızlarla kaplı bazen gri bazen kara ,kimi zaman masmavi bir atlastır. İsrail’in Hayfa limanından kalkmıştık ve akşama doğru kara görünür olmaktan çıkar çıkmaz, barometrenin de düşmeye başlamasıyla oldukça şiddetli bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunun işaretleri belirmişti.
Gece yarısına doğru gemi gitgide artan açılarla sallanmaya ve denizleri dövmeye başladı. Kimsede uyuyacak hal kalmamış , gemi personelinin bu sert havada uyumayı başarabilen birkaçı dışında hemen hepsi kaygılı bir bekleyiş içinde adeta cehennemden haber bekler gibi fırtınanın uğultusuna kulak kabartmıştı.
Sabahın erken saatlerine kadar fırtına aman vermedi , ancak günün ilk ışıklarıyla beraber şiddetini yitirdi ve güneş iyice yüzünü gösterdikten sonra sadece fırtına sonrasının ölü denizlerinde salınarak İskenderun Limanı’na doğru yolumuza devam ettik. Dün gibi aklımda hala , öğlen yemeğini yedikten sonra küçük bir siesta için kamarama doğru merdivenleri çıkıyordum ki gemi güvertesinden gelen feryat figan bağrışmaları duydum. Aceleyle güverteye çıkar çıkmaz gemiciler panik halinde suyun üzerindeki bir insan siluetini işaret ettiler. Makine dairesine hemen haber vererek manevra durumuna geçtik ve rotayı sudaki siluetin yakınına doğru değiştirdik. Tüm bunlar olurken 2.Kaptan verdiğim talimat uyarınca geminin motorlu kurtarma botunu hazırlamış ve yanında güverte reisi olmak üzere motoru çalıştırıp kazazedeye doğru yola koyulmuştu bile.
Şükürler olsun sıcak bir yaz günüydü ve gemiye aldığımız kazazedenin hipotermi nedeniyle yani vücut ısısını kaybederek şoka girmesi oldukça uzak bir ihtimaldi. Ancak yine de kendisini battaniyelere sardık ve sıvı takviyesi için kendisine bol su ve şekerli sıcak çay ikram ettik. Dikkatimi ilk çeken, kazazedenin herhangi panik belirtisi göstermesini bir yana bırakın aksine tamamen tevekülle teslim olmuş bir ruh hali içinde olmasıydı. İnsan ister istemez böyle bir durumda bir teşekkür bekliyor. Biraz kendine geldikten sonra ilk sözleri “ Size de zahmet verdim, kusura bakmayın ” oldu. Bu sözler bana biraz garip gelmişti açıkçası zira kurtulduğuna sevinen birinden ziyade önemsiz bir iş için başkalarına sıkıntı verdiğine üzülen bir insanın ruh halini yansıtıyordu. Pek de iştahla yediğini söyleyemeyeceğim akşam yemeğinden sonra istirahat etmesi için kendisine özel bir kamara tahsis ettik . Misafirimizin bunca badireden sonra iyi bir uykuya ihtiyacı olmalıydı. Yemek ve kahvaltısını saatinde bizzat kamarasına servis etmesi için kamarota talimat verdim. Ertesi gün kahvaltıdan sonra 2.Kaptanı da yanıma alarak kendisini istirahat etmekte olduğu kamarada ziyaret ettim. Giymesi için temiz elbise vermemize rağmen kendisini denizden çıkarttığımızda üzerinde bulunan dizlerinin altına dek inen beyaz cüppesini herhalde kuruttuktan sonra tekrar giymiş olmalıydı. Halini hatırını , kendisini nasıl hissettiğini sorduğumda doğrusu pek oralı olmadı. Belli belirsiz yüzüme bakarak biraz da mahçup bir ifadeyle “ Babam onları affetmemeliydi..” dedi. Açıkçası ne demek istediğini hiç anlamadığım gibi baya şaşırmıştım da. Biraz da bu şaşkınlıkla olsa gerek “ Babanız kim ,hala hayatta mı ? “ diye sordum. Yüzüme sanki biraz alaycı bir biçimde baktı ama bir şey söylemedi. Aslında kendiliğinden bize hikayesini anlatmasını bekliyorduk. Zira kendini denizin ortasında nasıl bulmuş olduğu ve kurtarılma hikayesi varış limanında mutlaka polis ve otoriteler tarafından da sorgulanacaktı.
Bir takım idari kurallar ve şirket yönetmelikleri gereğince bizim de limana varmadan kendisi hakkında resmi bir rapor hazırlamamız gerekiyordu. Batan bir gemiden kurtulan bir kazazede ya da gemiden denize düşen biri olabileceği gibi daha farklı bir hikayesi de olabilirdi . “ Başınıza ne geldi anlatabilir misiniz bize ? “ dedim. Oldukça yorgun ve hayatından adeta bezmiş bir ifade ile : “Lütfen biraz daha istirahat etmeme izin verin “ dedi. Kendisini zamansız yorduğumuz için özür dileyerek izin istedik ve kamarasından ayrıldık. Akşam saatlerinde kamarot yemek salonunda yanıma gelerek gizemli misafirimize yemek götürdüğünü ancak kapıyı çalmasına rağmen herhangi bir cevap gelmeyince dinlendiğini düşünerek daha fazla rahatsız etmek istemediğini ve yemeğini de mutfakta ayırdığını söyledi. “Neden hemen bana haber vermiyorsun ? “ diye çıkıştım kamarota zira hala sağlık durumu belirsiz olan misafirimizin durumu belki kötüleşmiş, bilincini kaybetmiş olabilirdi. Hemen kamarasına doğru koşar adımlarla gittim ve kilitli olmayan kamara kapısını açtım. İçerde kimse olmadığı gibi yatağı da titizlikle toparlanmış ,yatak örtüsü yeni ütülenmiş gibi gergin bir şekilde yatağın üzerine serilmişti. Genel alarmı çaldırdım ve anons devresinden tüm personele durumu kısaca izaheferek arama prosedürlerini devreye soktum. Misafirimizi gemi kazan biz kepçe misali hem geminin her noktasında, hem de denize düşmüş olması ihtimaline karşı rotamızı kurtarma planı uyarınca bulunduğumuz bölge içindeki beş deniz mili çapında bir daireyi kapsayacak şekilde sık sık değiştirerek radar ekosu yardımı ve dürbünle de gözcülük yaparak arıyorduk. İki gün boyunca hem gemiyi hem de belirtmiş olduğum bölgeyi didik didik aradıysak da bir sonuca ulaşamadık. Gizemli misafirimiz adeta sırra kadem basmıştı. Durumu şirkete ve yetkililere bildirdik ve ardından yolumuza çöp mı devam ederek İskenderun limanına vardık. Burada gemiyi ziyaret eden yetkililere yaşadıklarımızı anlattıktan sonra olay artık bizim için en azından yasal formaliteler bakımından kapanmıştı.
Ancak birbirimize itiraf edemesek de eminim ki 2.Kaptan da bu gizemli olaydan en az benim kadar etkilenmişti. Gemi İskenderun’da yükünü aldıktan sonra Amerika’nın doğu kıyısında bulunan Richmond limanına doğru yola koyulduk. Yolculuk yaklaşık yirmi iki gün sürecekti bir aksilik çıkmadığı ve hava koşulları uygun olduğu takdirde. Günler birbiri ardına geçmiş ve Cebelitarık Boğazına gelmiştik bile. İtalyanlar Akdeniz’e Mare Nostrum – Bizim Deniz derler biraz iddialı bir biçimde. Türk denizciler de Akdeniz’e bahçe derler her nedense. Belki de Akdeniz’i bir zamanlar adeta Türk gölü haline getirmiş Türk denizcilerinden kalma bir deyimdir bu. Cebelitarık Boğazı’nı geçip Akdeniz arkamızda bıraktıktan sonra tekrar yavaş yavaş eski rutinlerimize dönmeye ve biraz olsun bu garip olayın etkisinden kurtulmaya başlamıştık, ta ki 2.Kaptan birkaç gün sonra elinde bir kitapla köprüüstüne gelene kadar. 2.Kaptan elindeki kitabı bana doğru uzatarak : “ Süvari Bey , ilginç bir kitap bitirdim isterseniz sizde kalabilir ancak tamamını okumadan önce müsait olduğunuzda rica etsem 34-36’ncı sayfalara bir göz atabilir misiniz ? ” dedi. “Tamam Chief ,akşam yemeğinden sonra bir bakarım “ dedim tam olarak neden bahsettiği hakkında bir fikrim olmadan. Yemek sonrası kamarama çıktım , cd çalara dinlendirici bir müzik koyup kendime bir duble buzlu viski hazırladıktan sonra kanepeye ayaklarımı uzatarak keyifle kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım. Denizcilerin en sevdiği rutinlerden biri de budur : Keyifle kitap okumak. Zira denizin ortasında ne televizyon ne sosyal medya ,ne de gereksiz bazı toplumsal formaliteler vardır. Kitaplar ve hayal gücünüz en iyi dostlarınızdır. Erich Fromm’un Sevme Sanatı isimli eseriydi 2.Kaptan’ın okumam için verdiği kitap. Anladığım kadarıyla kutsal kitaplardaki mesellere de sık sık yer veren bir kitaptı. Sayfalar arasında gelişigüzel gezinirken her nedense 2.Kaptanın biraz endişeli biçimde bana özellikle göz atmamı önerdiği sayfalara geçtim.

Bu bölümü sizlerle de aşağıda paylaşıyorum : Yunusun Hikayesi,...“……..Tanrı Yunus'tan, Ninova'ya gidip orada oturanlara kötü yoldan dönmedikleri takdirde cezalandırılacaklarını söylemesini buyurur. Yunus görevinden kaçar, çünkü Ninova halkının tövbe etmesinden ve Tann'nın onları bağışlamasından korkar. ( Bu bölüm Tevrat’ın Yunus Kitabında şu şekilde yer almaktadır : Rab bir gün Amittay oğlu Yunus'a, “Kalk, Ninova'ya, o büyük kente git ve halkı uyar” diye seslendi, “Çünkü kötülükleri önüme kadar yükseldi.” Ne var ki, Yunus RAB'bin huzurundan Tarşiş'e kaçmaya kalkıştı. Yafa'ya inip Tarşiş'e giden bir gemi buldu. Ücretini ödeyip gemiye bindi, Rab'den uzaklaşmak için Tarşiş'e doğru yola çıktı. Yolda Rab şiddetli bir rüzgar gönderdi denize. Öyle bir fırtına koptu ki, gemi neredeyse parçalanacaktı.
Gemiciler korkuya kapıldı, her biri kendi ilahına yalvarmaya başladı. Gemiyi hafifletmek için yükleri denize attılar. Yunus ise teknenin ambarına inmiş, yatıp derin bir uykuya dalmıştı. Gemi kaptanı Yunus'un yanına gidip, “Hey! Nasıl uyursun sen?” dedi, “Kalk, tanrına yalvar, belki halimizi görür de yok olmayız.” Sonra denizciler birbirlerine, “Gelin, kura çekelim” dediler, “Bakalım, bu bela kimin yüzünden başımıza geldi.” Kura çektiler, kura Yunus'a düştü. Bunun üzerine Yunus'a, “Söyle bize!” dediler, “Bu bela kimin yüzünden başımıza geldi? Ne iş yapıyorsun sen, nereden geliyorsun, nerelisin, hangi halka mensupsun?” Yunus, “İbrani'yim” diye karşılık verdi, “Denizi ve karayı yaratan Göklerin Tanrısı Rabbe taparım .” Denizciler bu yanıt karşısında dehşete düştüler. “Neden yaptın bunu?” diye sordular. Yunus'un Rab'dan uzaklaşmak için kaçtığını biliyorlardı. Daha önce onlara anlatmıştı. Deniz gittikçe kuduruyordu. Yunus'a, “Denizin dinmesi için sana ne yapalım?” diye sordular. Yunus, “Beni kaldırıp denize atın” diye yanıtladı, “O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu şiddetli fırtınaya benim yüzümden yakalandınız.” Denizciler karaya dönmek için küreklere asıldılar, ama başaramadılar. Çünkü deniz gittikçe kuduruyordu. Rabbe seslenerek, “Ya RAB, yalvarıyoruz” dediler, “Bu adamın canı yüzünden yok olmayalım. Suçsuz bir adamın ölümünden bizi sorumlu tutma. Çünkü sen kendi istediğini yaptın, ya Rab.” Sonra Yunus'u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti. Bu olaydan ötürü denizciler Rab'dan öyle korktular ki, O'na kurbanlar sundular, adaklar adadılar. Bu arada Rab Yunus'u yutacak büyük bir balık sağladı. Yunus üç gün üç gece bu balığın karnında kaldı…… )

O, güçlü bir nizam ve kanun duygusu olan sevgisiz bir adamdır. Ne var ki kaçarken kendini bir balinanın kamında bulur. Burada sevgisizliğinin ve dayanışma duygusundan yoksunluğun, onu sürüklediği soyutlanma ve hapsolma durumu simgelenmektedir. Tanrı onu kurtarır ve Yunus Ninova'ya gider. Tanrı'nın kendisine söylediklerini onlara iletir ve korktuğu şey başına gelir. Ninova halkı günahları için tövbe eder ve doğru yola gelir, Tanrı da onları bağışlar ve şehri yok etmemeye karar verir. Yunus son derece öfkelenmiş ve düş kırıklığına uğramıştır ; O, merhamet değil, "adalet" istemektedir. Sonunda kendini Tanrı'nın onu güneşten korumak için yetiştirdiği bir ağacın gölgesinde dinlenirken bulur. Fakat Tanrı ağacı kurutunca Yunus'un canı sıkılır ve öfkeyle Tann'ya yakınır. Tanrı cevap verir: " Bir gecede yetişip bir gecede kuruyan, uğruna hiç emek vermediğin, yetiştirmediğin bir kavak ağacına acıyorsun.
Öyleyse ben ne diye, içinde sağ ellerini sol ellerinden ayırt edemeden on iki bin kişinin yaşadığı ve onca sığırın bulunduğu Ninova gibi büyük bir kenti bağışlamayayım? " Tanrı'nın Yunus'a verdiği yanıt sembolik anlamda anlaşılmalıdır. Tann Yunus'a, sevginin özünün, bir şey için harcanan "emek" ve "bir şeyi büyütmek" olduğunu, sevgiyle emeğin birbirinden ayrılamayacağım anlatır. Kişi emek verdiği şeyi sever, sevdiği şey için emek verir…..” Özellikle Yunus’un gemide başına gelenlerin anlatıldığı bölümü okuyunca 2.Kaptanın ne demek istediği kafama dank etmişti. Bizim esrarengiz kazazede her nedense onun aklına Yunus Peygamber’i getirmiş olmalıydı. Her ne kadar saçmalık gibi gelse de bu düşünce sanki beni de etkisi altına aldı ve o gece uyumaya çalışırken acaip kabuslar gördüm. Ertesi gün kahvaltıdan sonra 2.Kaptan kendisi ve benim için hazırladığı iki kahve fincanı ile köprüüstüne gelerek : “ Süvari Bey günaydın ,kitapta bahsettiğim bölümü okuma fırsatını bulabildiniz mi ? “ diye sordu. “ Evet okudum “ Chief dedim , neyi ima ettiğini de anladım ama başımıza gelen her ne kadar esrarengiz bir olay olsa da bu çok saçma bir düşünce değil mi sence ? Neticede adam neredeyse iki bin sekiz yüz sene önce yaşamış . Bizimle ne ilgisi olabilir ki hem de bu çağda ? “ Aslında bir yandan ona böyle derken kafamın içindeki şeytanlar “ Ha iki bin sekiz yüz sene önce ha bugün, karadan uzakta denizin ortasında her gün aynı değil mi ? Etrafında aynı koca su kütlesi , deniz aynı deniz ,yukarda aynı gökyüzü ve aynı Tanrı. Geminin etrafında o dönemin denizcilerinin gördüklerinden daha farklı ne görebilirsin ki ? “ diyorlardı sanki bana. Ama yine de istifimi bozmamaya çalıştım. “Belki de hepimiz bir rüya gördük Chief “ dedim.
“ Ya da belki biz yanlışlıkla onun rüyasına girdik “ dedi 2.Kaptan. Doğrusu aradan baya zaman geçti hangi yorum daha doğruydu bilemiyorum. Belki de bu dünyadan gelmiş geçmiş ve geçmekte olan tüm insanlar ,hepimiz birbirimize milyonda bir denk geldiğimiz ya da hiç gelmediğimiz çok daha büyük bir rüyanın küçük parçalarıyız.
Kim bilir ?
Kpt. Alpertunga Anıker
(5 temmuz 2025 tarihinde denizhaber.com da yayınlanan yazının uzun halidir.)




Yorumlar